Deleuze’nin Nietzsche’si


Değer biçme ,yorum ve düşünce imgesi

Deleuze, Nietzsche’yi felsefe tarihi içinde konumlandırırken onun Kant’la ilişkisini belirlemede özellikle dikkatlidir. Deleuze, Nietzsche’de yalnızca “Kantçı bir miras değil, yarı-açık, yarı-örtük bir rekabet” de (NP-Nietzsche and Philosophy-Deleuze 52, 59) bulunduğunu öne sürer. Nietzsche düşüncesi Kant tarafından ancak mükemmelolmayan bir biçimde başlatılan bir eleştirel felsefe görevini tamamlama çabasıdır. Nietzsche’ye göre Kant’ın başarısız olduğu yer, değerleri eleştirel analizindışında tutmasıdır. Kant, Hakikat, İyilik ve Güzellik’in değerini varsayar ve eleştirisi bu sorgulanmamış değerlere tümüyle boyun eğer. Nietzsche, bu yüzden, değer sorununu düşünceye katmayı ve değer eleştirisini yeni, soykütüksel bir felsefenin merkezi kılmayı önerir.

Nietzsche, değerlere onların soylarını kendi kökenlerine kadar izleyerek değer biçmeye çalışır. Değerler, “yargılayanların ve değer biçenlerin varlık tarzlarından, varoluş kipIerinden” (NP I, 1-2) kaynaklanırlar ve tüm varlık tarzları yüksek ya da düşük, soylu ya da adidirler. Soylu varoluş kipi gerçekte aktif ve olumlayıcıyken, adi varoluş kipi reaktif ve olumsuzdur. Değerler, varlık tarzları aracılığıyla yaratılır ve kökenleri daima yüksek ve düşük, soylu ve adi arasındaki farkla gösterilir. “Soykütük, değerlerin kendi değerlerinin kaynaklandığı ayrımsal unsuru gösterir. Soykütük böylece doğuş kökenini ama aynı zamanda kökendeki farkı ya da kökenin uzaklığını ifade eder.” (NP 2, 2).

Değerlerin kökeninde yatan farktır, fakat farkları yaratmanın iki ayrı yolu vardır: biri olumlayıcı biri de olumsuz. Olumlayıcı ve soylu yol efendinin yoludur. Efendi kendisini olumlar ve kendisini iyi olarak tanımlar; sonra kölenin adiliğini tanır ve köleyi kötü olarak adlandırmada kendisinin köleden farkını olumlar. Köle, tersine, efendisine kızar ve onu kötü olarak adlandırır. Kölenin başlangıç edimibir reaksiyon, efendi üzerine olumsuz bir değer biçmedir ve kendisini iyi olarak ilan etmesi basitçe bir ikinci reaksiyon, bir ikinci olumsuzlamadır. Efendi, “Ben iyiyim, öyleyse o kötüdür” der. Köle “O kötüdür [yani iyi değildir] bu yüzden ben iyiyim [yani iyi olmayan değilim]” der.  Köle “bir ego-olmayan tasarımına, sonra nihayetinde kendini benlik olarak ortaya koymak için kendisini bu ego-olmayanın karşısına koymaya ihtiyaç duyar. Bu, kölenin şaşırtıcı kıyasıdır: o, bir olumlama görüntüsü üretmek için iki olumsuzlamaya ihtiyaç duyar” (NP 123, 139). Köle, düşüncesi Hegel’inki gibi çelişme ve olumsuzlama yoluyla ilerleyen ve yalnızca bir ‘olumsuzlamanın olumsuzlaması’ aracılığıyla olumlamaya ulaşan gizli bir Hegelcidir. Köle, tıpkı Hegel gibi, efendiliği anlayamaz, çünkü efendinin erki arzuladığını ve kölenin katında tanınmayı, kendi karşıtında kendi erkinin bir temsilini aradığını varsayar. Fakat Nietzsche, bunun kölenin efendilik kavrayışından başka bir şey olmadığında ısrar eder. Ancak güçsüz olanlar erki arzular, ancak reaktif olanlar başka birinin katında kendi erklerinin onaylanmasına ihtiyaç duyarlar. Efendi, kendi erkinin tanınması ya da temsilini, basitçe kendi erkinin kendi uygulaması içinde olumlanmasını ve kendisinin köleden farkının sonradan gelen bir olumlamasmı, bir “olumlamanın olumlamasını” aramaz. Efendi kendi farkını olumlar, köle farklı olanı inkar eder. Biri fark ve olumlama aracılığıyla, diğeri çelişme ve olumsuzlama aracılığıyla ayrımlar yapar.

Değerlerin bir değer biçimi, değerlerin farklılık kökeniyle, bu değerleri yaratan yaşam tarzmın bir belirlenimiyle başlamalıdır. Bu tür bir değer biçme, zorunlu bir biçimde yorumu da içerir, çünkü bir yaşam tarzının değerleri her şeye nüfuz eder ve onlara kendi anlamlarını verir. Örneğin efendinin iyi ve kötüsünün kölenin iyi ve kötüsüyle hiçbir ilgisi yoktur ve ancak bu sözcüklerin ayırtedici bir yorumu onların birbirlerine karşı anlamlarını açığa çıkarır. Bir şeyin anlamı ya da manası (sens) “şeyi temellük eden, onu sömüren, onu elinde tatan veya onda ifade bulan güç”ün bir işlevidir. Bir fenomen, “anlamını varolan bir güçte bulan bir gösterge, bir semptomdur. Tüm felsefe bir semptomatoloji ve bir göstergebilimdir” (NP 3, 3). Yorum, Deleuze’ün Nietzsche’de “dramatizasyon metodu” (NP 78, 89) olarak adlandırdığı şeyi gerektirir.

(Deleuze Nietzsche’ nin dramatizasyon metodunu anlarken “kendimizi tüm ‘kişiselci’ göndermelerden kurtarmamız gerektiği” konusunda bizi uyarır. “Bu anlamı üreten kim’ diye sorduğumuzda “kim” “bir bireye, bir kişiye değil, daha çok bir olaya yani önermedeki ya da fenomendeki çeşitli ilişkileri içinde güçlere ve bu güçleri (erk) belirleyen genetik ilişkilere işaret eder.” Konuşan “daima Dionysus’dur, Dionysus’un bir maskesi ya da bir kılığıdır, bir şimşek parıltısıdır”)

Nietzsche, “Bu ne anlama geliyor?” değil, “Bu anlamı üreten kimdir?” sorusunu sorar. ‘İyi’ ve ‘kötü’, hiçbir özgül anlama sahip değildir, fakat konuşanın yaşam tarzının semptomlarıdır; yalnızca sözcüklerin ‘dramatize edilme’siyle, onların bir efendinin ya da bir kölenin ağzına yerleştirilmesiyle anlamları belirlenebilir.

Yorum ve değer biçme Nietzsche’nin eleştirel felsefesinin araçlarıdır, fakat Deleuze bu eleştirinin kendisinin hiçbir şekilde tarafsız ya da önyargısız olmadığını öne sürer. Her değer biçme bir yaşam tarzını ifade eder ve her yorum bir varoluş kipinin semptomudur. Nietzsche’nin nihai hedefi, başlangıcından beri Batı felsefesine egemen olan olumsuz ve reaktif düşünceyi etkisiz hale getirecek olumlayıcı ve aktif bir düşünceyi dillendirmektir. Aktif değer biçme hem değerlerin yaratımını ve hem de olumsuz değerlerin olumlayıcı yıkımını içerir. Efendi değer biçtiği zaman kendisini olumlar ve böylece değerler yaratır ve kendisinin köleden farkını olumlar ve kendisinin içinde olumsuz olanı sevinçli bir biçimde yıkar. Bu yüzden Nietzsche’nin eleştirisi olumsuz değil olumlayıcıdır ve yeni değerlerin yaratılmasından ayrılamaz. Nietzsche’nin hedefi, hem semptomları okuyan ve ilaçlar salık veren bir yorumlayıcı-hekim, hem de olumsuz değerleri yıkan ve yeni değerler yaratan değer biçici-sanatçı olan olumlayıcı bir filozof olmaktır. ..

Deleuze, Nietzsche’nin Kantçı eleştiriyi tamamlamasının nihai sonucunun yeni bir düşünce imgesinin yaratılması olduğunu öne sürer. Nietzsche’nin Kant’ın akıl eleştirisinde eksik bulduğu şey aklın bir soykütüğü, “aklın kendi kökeni”nin, “kendisini akılda saklayan ve ifade eden istenç”in (NP 91, /04) bir analizidir. Bu tür bir soykütük eksiktir, çünkü “Kant yalnızca çok eski bir eleştiri kavrayışını, eleştiriyi bilgi ve hakikatin kendileriyle değil, bilgi ve hakikate dair tüm iddialarla ilgilenmeye yöneltilmesi gereken bir güç olarak gören bir kavrayışı sınırına taşımıştır” (NP 89, 102). Nietzsche, hakikat sorusunu dramatize eder ve “Hakikati arayan kim? Başka bir deyişle: hakikati arayan kişinin istediği nedir?” (NP 94, 108) diye sorar. Nietzsche hakikat arayıcısının herşeyden önce aldatılmış olmamak istediği bulgusuna erişir. Dünya aldatıcı ve yanıltıcıdır, bir ‘görünüş’ dünyasıdır, böylece hakikat adamı onu bir başka dünyanın, bir öte dünyanın, bir gerçek dünyanın karşıtı kılar. Bu spekülatif karşıtlığın altında iyi bilgi ve yanlış yaşamın ahlaki bir karşıtlığı vardır ve bu karşıtlık yalnızca yaşamı yaşamın aleyhine döndürmek ve yaşamı bilgiye boyun eğdirmek için yaşamı düzeltme istencinin bir semptomudur. Nihayetinde bu yaşamı düzeltme istenci nihilistik bir istençtir, çünkü hakikat adamı yaşamın, kendisinin olduğu kadar reaktif ve öç alıcı hale gelmesini, kendi kendisine karşı dönmesini ve kendisini yok etmesini ister.

Öyleyse Nietzsche, görünüşte masum hakikat arayışının altında yatan ahlaki, çileci ve nihilistik bir istenci gözler önüne serer. O, bu hakikat istencinin yerine, bir olumlayıcı sahtelik istencini yani bir aldatma istencini ,üstün-yaratıcı bir istence dönüştürecek olan sanatsal bir istenci koymayı önerir. Bu tür bir istencin bildirdiği bir düşünce, bilgiyi yaşamın karşısına koymayacak, yaşamı rasyonel bilginin dar sınırlarına hapsetmeyecek ve sonra bilgiyi reaktif bir yaşamın indirgenmiş standartlarıyla ölçmeyecektir. Daha çok, bu tür bir düşüncede yaşam ‘aktif düşünce gücü’ haline ve düşünce “olumlayıcı yaşam gücü” haline gelecektir. “Öyleyse düşünmek yaşamın yeni imkanlarını keşfetmek, icat etmek anlamlarına gelecektir.” (NP 101, 115)

Deleuze’e göre bu tür bir düşünme tarzı, geleneksel dogmatik düşünce imgesine üç şekilde antitez oluşturan yeni bir düşünce kavrayışı gerektirir. Birincisi, bu tür bir düşüncenin unsuru hakikat değil, anlam ve değerdir, bu tür bir düşüncenin kategorileri “doğruluk ve yanlışlık değil, soylu ve adi, yüksek ve alçak’tır” (NP 102, i 19). İkincisi, bu tür bir düşüncenin düşmanı, yanlışlık, düşünce)’i kendi doğal akışından saptıran düşünmeye dışsal bir güç değildir, fakat aptallıktır, düşünceye içsel adi bir düşünme tarzıdır: “tümüyle hakikatlerden oluşan embesil düşünceler, embesil söylemler vardır; fakat bu hakikatler adidir, onlar adi, sıkıcı, donuk bir ruhun hakikatleridir”• (NP 105, 120). Sonuç olarak, bu tür bir düşünce düşünceyi yanlışlıktan koruyan metoda değil, “düşünceyi elinde tutan güçler”in şiddetine ihtiyaç duyar. Şiddet, “bir erk, bir düşünme gücü olan düşünce olarak” düşünceleşmeli, “düşünceyi aktif-oluşa sokmalıdır” (NP 108, 123)

Düşünce daima yorum ve değer biçmedir ve onu elinde tutan güçlere bağlı olarak ya soylu ya da adidir. Düşünce aktifleştiği zaman, olumsuz olan her şeyin sevinçli bir yıkımıyla ve yaşamın yeni imkanlarının bir yaratımıyla sonuçlanır. Deleuze, Nietzsche’yi, bir aktif filozof örneği, reaksiyon ve olumsuzluk semptomlarının şifresini çözen bir hekim ve yeni bir düşünce imgesi yaratan ve onun dillendirilmesi için yeni biçimler icad eden bir sanatçı olarak kabul eder. Nietzsche fragmanter aforizma sayesinde bir fenomenin anlamını yorumlar ve şiir sayesinde çeşitli anlamların hiyerarşik değerini belirler. “Fakat değerler ve anlam böylesi karmaşık nosyonlar olduklarından şiirin kendisine değer biçilmesi ve aforizmanın yorumlanması gerekir. Şiir ve aforizma kendileri bir yorum ve değer biçme nesnesidirler” (NP 3 i, 36). Yorum ve değer biçme iki boyuta sahiptir, “ikincisi aynı zamanda birincinin dönüşüdür, aforizmanın dönüşü ya da şiirin döngüsüdür” (NP 3 ı, 36). Olumlayıcı kılığıyla Deleuze’ün göndermede bulunduğu yorum ve değer biçmenin dönüşü ebedi dönüştür ve yorumlayan ve değer biçen şey güç istencidir.

GÜÇ İSTENCİ

Güç istenci ele geçirilmesi zor ve kolaylıkla yanlış anlaşılabilen, ancak Nietzsche’nin düşüncesinde merkezi bir yere sahip ve Deleuze’e göre ebedi dönüş kavramıyla bütün bütün ilişkili bir kavramdır. Güç istencinin ne olduğunu söylemek kolay mesele değildir, fakat ne olmadığı rahatlıkla ifade edilebilir. Bu, sözcüğün yaygın kullanımıyla bir ‘istenç’ yani “yol açtığı eylemlerden ayrılabilen bilinçli bir karar faili” değildir, çünkü Nietzsche sık sık bu tür bir soyut nosyonun özne ve yüklem arasında, “öznenin eylemlerinden ayrılan özerk bir aktör” olduğu nosyonunun gelişimini cesaretlendiren dilbilimsel ayrım tarafından üretilmiş bir kurgu olduğunu öne sürer. Güç istenci bir ‘erk arzusu’ da değildir, çünkü Nietzsche’ye göre güç istenci bir olumlama kaynağıdır ve erk arzusu köleye yakışan, reaktif ve olumsuz bir arzudur. “Erk arzusu”, der Deleuze, “güç istencinin zayıf biçimi olan imgedir” Güçsüz, güçlünün erkini olumsuzlamak için erki arzular, güçlü, aksine, erki yalnızca uygular, asla arzulamaz.

Deleuze güç istenci nosyonuna güç ve beden kavramları yoluyla yaklaşır. Nietzsche’ye göre bizimki, içinde hiçbir kendiliğin sabit bir özdeşliği koruyamadığı bir oluş, sürekli akım ve değişim dünyasıdır. Böylesi bir dünyada, “yalnızca tüm diğer dinamik kuantumlarla bir gerilim ilişkisi içindeki dinamik kuantumlar dışında şeyler asla kalıcı değildir”. Öyleyse doğa, bir etkileşimli güçler çokluğudur ve tüm güçler ya baskındır ya da bastırılmış. Bir beden “baskın ve bastırılmış güçler arasındaki bu ilişki” ile tanımlanır. “Her güç ilişkisi bir beden oluşturur -isterse kimyasal, biyolojik, toplumsal ya da politik olsun …. Bir bedende üstün ya da baskın güçler aktif olarak bilinir ve adi ya da bastırılmış güçler reaktif olarak bilinir” (NP 40, 45). Biz güç ve beden hakkında az şey biliriz, çünkü bilgimizi genellikle bilinç kanıtları üzerine şekillendiririz ve bilincin kendisi yalnızca reaktif güçlerin varolmasının bir semptomudur. Nietzsche’de “bilinç asla özbilinç değil, kendi bilincinde olmayan bir benlikle ilişki içindeki bir egonun bilincidir. Kendi bilicinde olmayan, efendinin değil, bir efendiyle ilişki içindeki kölenin bilincidir” (NP 39 44-5). Bilinç kaçınılmaz olarak bedeni kendi reaktif perspektifinden görür ve “bulunmadıkları taktirde reaksiyonların kendilerinin güç olamayacakları” (NP 4 i, 47) aktif güçlerin doğasını yanlış kavrar. Gerçek bir bilim aktifliğin, “zorunlu olarak bilinçdışı olanın” (NP 42, 48) bilimi olmalıdır. Böyle bir bilim “aktifliğin birincil tanımı” olan “dönüşüm erkini, Dionysusçu erki” keşfedecektir (NP 42, 48).

Deleuze, bu aktiflik biliminin anahtarını Nietzsche’nin, sonuçta bir dinamik güç ilişkileri felsefesi olan doğa felsefesinde bulur. Deleuze öncelikle gücün baskın ve bastırılmış nicelikleriyle gücün aktif ve reaktif nitelikleri arasında ayrım yapar. Nietzsche’nin gücün niteliklerini bazen yalnızca niceliklerin işlevleri olarak ele aldığı ve bazen de niteliklerin niceliklere indirgenmesi ne karşı çıktığı gözleminde bulunur. Deleuze, bunun, Nietzsche açısından karışıklık delili değil, nicelik farklılıklarının soyut bir anlamda ele alınmamaları gerektiğine dair bir kaygının delili olduğunu öne sürer. Güçlerin nicelleşmesindeki ayartma, güç denklemlerini, rastlantısal bir biçimde bir araya gelmiş güçlerin matematiksel eşitliklerini kurmak ve güçler arasındaki özgül farklılıkları görmezden gelmektir. Verili bir ilişki içinde hiçbir güç çifti birbirine eşit değildir ve her bir güç diğer güçlerle fark ilişkisi içindedir. “Nicelikteki farklılık, gücün ve gücün güçle ilişkisinin özüdür” (NP 43, 49). Bir ilişkideki iki güçten biri baskın diğeri bastırılmış olacaktır ve her biri bu ilişki tarafından belirlenecek olan özgül bir aktif ya da reaktif olma niteliğine sahip olacaktır.

Bununla beraber, gücün aktif ve reaktif nitelikleri aynı zamanda gücün niceliklerinden kesinlikle çıkarılamayacak terimlerle de karakterize edilmelidir. Bir aktif güç, reaktif güçleri yönetir, kendine mal eder ve onlara biçimler yükler (NP 42, 48). O, aynı zamanda “erkinin sınırına gider” (NP. 59, 66), oysa bir reaktif güç kendisini sınırlandırır ve “boyun eğdiği zaman bile” kendisiyle ilişki içinde olduğu “aktif gücü sınırlar” (NP 56, 63). Öyleyse, bir aktif güç kendisinin diğer güçlerden farkını olumlarken, bir reaktif güç kendisinden farklı olanı olumsuzlama eğilimindedir. Sonuç olarak Deleuze, “güçlerin ölçütü ve kendi nitelikleri hiçbir şekilde mutlak niceliğe değil, kendilerinin göreli gerçekleşimIerine bağlıdır” ve “en az güçlü, eğer sınıra giderse, güçlü kadar güçlüdür” (NP 6 ı, 69) iddialarını ileri sürmektedir. Öyleyse Deleuze’ün nicelik farkları açısından güçlerin ilişkisini karakterize edişi aktif güçlerin reaktif güçlerle ilişkisiyle sınırlıymış gibi ve aktif güçlerin aktif güçlerle ya da reaktif güçlerin reaktif güçlerle ilişkisine ait değilmiş gibi görülecektir.

Bununla beraber, tek başına gücün nicelikleri ve niteliklerinin karakterizasyonu, Nietzscheci gücü geleneksel fiziğin mekanistik gücünden ayırmak için yeterli değildir. Bu yüzden, Nietzsche, güç kavramı “hala tamamlanmaya ihtiyaç duyuyor: ona, ‘güç istenci’ adını verdiğim bir iç istencin yüklenmesi gerekiyor” der.19 Güç istenci güce içseldir ancak ona indirgenemez, çünkü Deleuze, “güç yapabildiği şeydir, güç istenci istediği şeydir (La force est ce qui peut, la volonte de puissance est ce qui veut)” der (NP 50, 57). Deleuze, güç istencini şöyle tanımlar:Gücün hem ayrımsal hem de genetik olan soykütüksel unsuru. Güç istenci, hem ilişkili güçlerin niceliksel farkı, hem de bu ilişki içindeki her güce aktarılan niteliğin kendisinden türediği unsurdur. Güç istenci burada kendi doğasını güçlerin sentez ilkesi olarak açığa vurur” (NP 50, 56).

Güç istenci kavramı olmaksızın güçler belirlenimsiz kalır. Güç istenci güçler arasındaki ilişkiyi hem niceliksel (nicelikler arasındaki farkları belirleyen ayrımsal unsur olarak) hem de niteliksel (her bir gücün niteliğini ya aktif ya da reaktif olarak belirleyen genetik unsur olarak) açıdan belirler. Güç istenci bir ilkedir ancak herhangi soyut bir anlamda değil. Kavramsal açıdan güçten ayrılabilen fakat herhangi bir tekil örnekte belirlediği özgül güçlerden asla uzaklaştırılamayacak plastik bir ilkedir. Bu yüzden o, ne (Schopenhauer’ daki gibi) evrensel bir istenç, ne de (geleneksel psikolojideki gibi) bireysel, kendisiyle özdeş bir istençtir. “Güç istenci plastiktir, içinde belirlendiği her bir durumdan koparılamaz; tıpkı ebedi dönüşün varlık, ama oluşun olumladığı varlık olması gibi, güç istenci de bütünlüktür ama çokluğun olumladığı birliktir.” (NP 85-6,97)

Deleuze güç istencinin gücün niteliklerinden ayrılması gereken niteliklere sahip olduğunu iddia eder: “aktif ve reaktif gücün özgün niteliklerine işaret eder, fakat olumlayıcı ve olumsuz güç istencinin başlangıçta varolan niteliklerini gösterir” (NP 53-4, 60-1). Her ne kadar aktif güçler ile olumlayıcı güç istenci arasında ve reaktif güçler ile olumsuz güç istenci arasında temel bir yakınlık varsa da, gücün nitelikleriyle güç istencine ait olanlar tamamen ayrıdırlar. Güçler, yalnızca güç istencinin araçlarıdır ve onlar, “kendilerinin ötesine geçen ve kendi ereklerine ulaşmaları için kendilerine gerekli bir şey olarak” (NP 54,61) güç istencine ihtiyaç duyarlar. Daha önemlisi, “olumlama ve olumsuzlama eylemin ve reaksiyonun ötesine yayılır, çünkü onlar oluşun kendisinin doğrudan nitelikleridir. Olumlama eylem değildir ama aktif oluş gücüdür, kişileşmiş aktif oluş’tur. Olumsuzlama basitçe bir reaksiyon değildir ama bir reaktif oluş’ tur” (NP 54, 61). Deleuze burada, güç isteneini, gücün bir tür iç merkezi, kendisini yalnızca bireysel güçler içinde açığa vuran, fakat bireysel güçleri bir gelişim çizgisinde birleştirmek üzere onların ötesine geçen oluşun genel bir yönelimi olarak öne sürüyor görünür. “Sanki olumlama ve olumsuzlama eylem ve reaksiyon la ilişki içinde hem içkin hem de aşkın gibidir; onlar oluş zincirini güçler ağından oluştururlar” (NP 54, 61). Güç istencinin güçleri uzamsal ve zamansal olarak ayırıp birleştirerek güçler sayesinde hareket eden oluşun erki olduğu söylenebilir.

Deleuze, ayrıca güç istencinin belirleyici aktifliğini ayrımsal unsur olarak ve onun açığa çıkış’ını bir etkilenim gücü olarak da ayırır. Güç istenci kendisini, Deleuze’ün, bir beden gücünün, onun etkilenebilme tarzlarının sayısının bir işlevi ve bir bedenin etkilenim kapasitesinin kendi gücünün bir ifadesi olduğu Spinozacı öğretiyle sıkı bir biçimde paralelolarak gördüğü bir nosyon olan “bir etkilenim kapasitesi” (NP 62, 70) olarak açığa vurur. 20 Hem Spinoza’da hem Nietzsche’de etkilenim gücü “zorunlu olarak pasiflik değil, duygututuk, duyarlık, duyum ifade eder” (NP 62, 70). Bir dereceye kadar basitleştirmek istersek, geleneksel güç nosyonu yalnızca bir istenç ya da iç merkez gibi güçler arası ilişkileri belirleyen bir şeyle değil, aynı zamanda güçlerin birbirlerini ‘algılama’larına ve birbirlerinden etkilenmelerine izin veren ‘duyumlar’ ve duyum-duygularla tamamlanmaya da ihtiyaç duyar. Gücün duyarlık ve duyguluiuğu güç istencinin açığa çıkmasıdır ve güç istenci ne kadar olumluysa, güçte açığa çıkan etkilenim gücü de o kadar büyüktür. (Nietzsche’nin duyguların tüm yararcı kavrayışlarını niçin olumsuz bir güç istencine yüklediği anlaşılabilir: haz aramak ve acıdan kaçınmak sınırlı bir etkilenim gücü açığa vurınaktır). Böylece güç istenci, bir erk duygusu ve ondan türeyen tüm duygululuk, duyum ve duyguyu içerir.

Öyleyse, güç istenci ister aktif, ister reaktif olsun her bir gücün niteliklerinin kendisinden kaynaklandığı gücün niceliklerinin ayrımsal ilişkilerini kuran soykütüksel güç unsurudur. Güç istenci, niteliği ya olumlayıcı ya da olumsuz olan gücün bir tür iç merkezi, aktif ya da reaktif oluş erkidir ve o, gücün duygululuğu, etkilenim gücü olarak açığa çıkarılır. Kısacası, güç istenci güç ilişkileri olarak bir doğa teorisini mümkün kılan bu kavramdır -dinamik (aktif ya da reaktif-oluş), nitelikçe belirlenmiş (soykütüksel güç unsuru) ve her bir gücün diğerine karşılıklı etkisini gerektiren (gücün duygululuğu).

Güç istencinin bu karakterizasyonu elimizdeyken, güç istencinin niçin aynı zamanda yorumlayan ve değerlendiren, düşünceyi ele geçiren ve onun aktif ya da reaktif, olumlayıcı ya da olumsuz olup olamayacağını belirleyen şey olduğu anlaşılabilir. Yorum sorunu, “verili bir fenomene ya da olaya anlam veren gücün niteliğinin kestirilmesi ve bundan hareketle güçlerin varolan ilişkilerinin ölçülmesi”dir (NP 53, 6Q). Değer biçme sorunu, “bir şeye değer veren güç istencinin belirlenmesidir” (NP 54, 61). Bununla beraber, yorum ve değer biçme ilgisiz etkinlikler değildir, ama kendileri güç istencinin işlevleridir. Gücün ayrımsal unsuru olarak güç istenci güçlerin niteliklerini belirleyen ve böylece yorumlayan şeydir. Ya olumlama gücü ya da olumsuzlama gücü olarak güç istenci değer bahşeden ve böylece değer biçen şeydir. Güç istenci anlamın ve değerin kaynağıdır ve bu yüzden “güç istenci temelde yaratıcı ve vericidir: amaçlamaz, istemez, arzulamaz, her şeyden öte erki arzulamaz. O verir” (NP, 85, 97).

Reaktif Oluş ve Sağaltım Olarak Ebedi Dönüş

Deleuze’ün güç istenci açımlamasındaki temel amacı, Nietzsche’nin doğa felsefesinin gücün baskın ve bastırılmış nitelikleri, gücün aktif ve reaktif nitelikleri ve olumlu ve olumsuz güç istencinin karşılıklı ilişki içindeki kavramları açısından anlaşılabileceğini kanıtlamaktır. Bununla beraber, eğer gücün baskın nitelikleri ve aktif nitelikleri yalnızca olumlayıcı güç istenciyle birleştirilseydi ve eğer gücün baskın nitelikleri ve gücün aktif nitelikleri daima galip gelseydi bu tür ayrımlar aşırı görülebilirdi. Bu modelin ilk güçlüğü, soyut güçlerden, aktif ve reaktif güçlerin karmaşık kombinasyonlarından oluşan bedenlerdeki edimsel güç düzenlemelerine döner dönmez ortaya çıkar. Her ne kadar güç istenci, kendilerinde açığa çıktığı güçlerden asla ayrılamasa da ve her ne kadar güç istencinin kendisiyle özdeş ve bireysel bir istenç olarak düşünülmemesi gerekse de, bir bedende tek bir egemen güç istencinden ve dolayısıyla hem aktif hem de reaktif güçleri denetleyen bir olumlayıcı ya da bir olumsuz güç istencinden söz edilebilir. Fakat fiziksel güç teorisini en çok karmaşıklaştıran şey insanlar arasında, reaktif güçlerin, durmadan bastırılan güçlerin her yerde aktif güçler üzerine galip gelmesidir. Gerçekten, Nietzsche Batı tarihini, nihilizmin zaferi olarak yaftaladığı reaktif güçlerin ve olumsuz güç istencinin zaferi olarak görür. Nietzsche için can alıcı sorun, reaktif güçlerin aktif güçleri nasıl yendiğinin belirlenmesi ve kendileriyle nihilizmin alt edilebileceği ve olumlayıcı güç istencinin ifadelendirilebileceği araçların keşfedilmesidir. Ancak bir güçler fiziğini tamamlayan bir güçler psikolojisinin işlenmesi sayesinde sorun doğru olarak saptanabilir ve sonuçta çözülebilir.

Reaktif güçlerin, sayılarının bu kadar çok olması sayesinde galip geldikleri varsayılabilir ve Nietzsche’nin sürü zihniyeti ve çoğunluk yönetinine karşı sık sık şikayeti bu sonucu destekliyor görünür. Fakat Deleuze, Nietzsche’ye göre “reaktif güçler bir araya gelseler bile daha büyük bir güç, aktif olacak bir güç oluşturamazlar.” Onlar, tamamen farklı bir tarzda ilerlerler -ayrıştırırlar; aktif gücü yapabileceği şeyden ayırırlar; onun gücünün bir kısmını veya neredeyse tümünü alıp götürürler” (NP 57, 64) iddiasında bulunur. Bir aktif güç “kendi erkinin sınırına gider” (NP 59, 66) ve sınırına erişmekten alıkonulduğunda, o reaktifleşir.

Böylece dört farklı güç türünün ayırt edilmesi gerekir:

  1. aktif güç, eyleme ya da yönetme erki;
  2. reaktif güç, boyun eğme ya da eylenme erki;
  3. gelişmiş reaktif güç, yarma, bölme ve ayırma erki;
  4. Reaktifleşen aktif güç, ayrılma, kendine karşı dönme erki(NP63,71-2).

Burada Deleuze fıziksel bir teoriden psikolojik bir teoriye doğru hareket eder. “Gelişmiş reaktif güçler” ve “reaktifleşen aktif güçler”, aktif ve reaktif güçlerin özgün ilişkilerinin ikincil unsurlarıdır, yeni erk ilişkilerini ve gücün edimsel niceliklerinin tahrip edilmiş bir imgesini yaratan yeni psikolojik güçlerdir. Gelişmiş reaktif güçler güçlü ve baskın, reaktifleşen-aktif-güçler zayıf ve bastırılmış olarak görünür. Bununla beraber, güçlerin kökeninin soykütüksel bir analizi, gelişmiş reaktif güçlerin zayıf olduğunu ve onların galibiyetlerinin yeni bir erk, aktif güçlerin kendilerine karşı dönmelerine ve kendilerini olumsuz güçlerin egemenliği altına koymalarına neden olan bir tür “ikna edilmiş zayıflık” sayesinde olduğunu gösterir. (Deleuze, gelişmiş reaktif güçlerin erkinin güçler fiziği açısından nasıl kavranması gerektiğini belirlemediği gibi bir fiziksel ve bir psikolojik güçler teorisi arasında da ayrım koymaz. Bununla beraber, -psikolojik- güçler organizasyonun belirli bir düzeyinde daha az karmaşık güçler kombinasyonuna indirgenemeyen yeni güç ilişkilerinin ortaya çıktığı görülecektir.)

Nihilizmin güçlerinin nasıl galip geldiğinin belirlenmesinde, öncelikle, temelde reaktif bireyin nasıl varolduğunun keşfedilmesi gerekir. İnsanlar, bazıları aktif, diğerleri reaktif olan bir güçler çokluğundan meydana gelir. Sağlıklı bir durumda, insanın aktif güçleri eylemi hızlandırır ve yönetir ve onun reaktif güçleri eylemi engeller ve boyun eğer. Sağlıklı bir insanın reaktif güçleri bir dış güçten etkilenirse, onun aktif güçleri reaktif güçlerini denetler ve bir iç reaksiyonu dışsallaştırılmış bir karşı-eyleme dönüştürür. Bu anlamda, sağlıklı insan “kendi reaksiyonlarını gösterir” (NP lll, 127) ya . da reaksiyon göstermek yerine karşılık verdiği de söylenebilir.

Aktif bireyin sağlığının korunmasında can alıcı oi;ın şey, aktif güçler bir dış uyarıcıya bir karşı-eylem oluşturuyorken aynı anda reaktif güçlerin duyum ve etkilerini bilinçdışına çeviren olumlu bir unutma gücüdür. Reaktif bireyde unutma gücü, her nasılsa zayıflar ve reaktif güçlerin duyumları ve duyguları acı veren ve olağanüstü bir hafızaya gömülmüş hale gelir. Aktif güçler bitmez tükenmez hafıza izleri tarafından ele geçirilirler ve doğru işleyiş biçiminden yoksun bırakılırlar ve böylece onlar “yapabilecekleri şeyden ayrılırlar” (NP 114, 130). Reaktif güçler bir bireyde bir kez baskınlık kazanınca, bir intikam ruhu, kalıcı bir gücenme  duygusu ya da hınç, yönetimi ele geçirir. Ressentiment insanı, eylemde bulunma ya da kendisini hafızasının izlerinden kurtarma yeteneği olmadığından, kendisini etkileyen her nesne acıya yol açar ve o, bu acı için her nesneyi suçlar ve ona karşı intikam arayışına girer. Sonuçta, bu intikam aktif bireylere yöneltilir.

Nietzsche’nin Ahlakın Soykütüğü üzerine eserinin burada yalnızca gelişi güzel bir biçimde özetleyebildiğimiz parlak bir okumasında, Deleuze, reaktif güçlerin aktif güçler üzerinde baskınlık kazandığı karmaşık aşamaları ayrıntılı olarak anlatır. Deleuze, başlıcaları “bu dünya karşısında duyulabilir-üstü bir dünya kurgusu, yaşamla çelişen bir Tanrı kurgusu” (NP 125, 143) olan olumsuz, hayali kurgular aracılığıyla, reaktif güçlerin aktif güçleri daima denetim altına aldıklarını gösterir. İlk aşamada bir gücün kendi etkilerinden ayrılabileceği kurgusu yaratılır ve aktif güçler kendi erklerini uygulamakla suçlanırlar. (Kuzu, yırtıcı kuşu kendisini kontrol etme kuvvetine sahip olmamak ve kuzu gibi olmamakla suçlar). ikinci aşamada, aktif bireyler kendi aktif güçlerini sınırlarlar ve sonra bu güçler kötü vicdan oluşturmak üzere kendi içlerine dönerler. Kötü vicdan acıya yol açar ve suçluluk kurgusu bu acıdan topluma, kiliseye ve Tanrı ‘ya karşı ödenemeyecek bir borç çıkarır. Son aşamada, suçun Tanrısal kata yansıtılması ve bu dünyayı günahtan kurtaran bir ahiret hayatının icat edilmesi sayesinde kötü vicdan katlanılabilir kılınır. Bu aşama, “reaktif güçlerin nihilizmle yakınlığını” ifade eden ve “nihilizmi reaktif güçlerin ‘motor’u” olarak gösteren çileci ideali başlatır.

Nihilizmde olumsuz istenç bir hiçlik istenci olarak açığa çıkarılır ve Deleuze, nihilizmin gelişiminde üç farklı evre ayırır.

  1. Olumsuz nihilizmde duyulabilir ötesi bir dünya kurgusu icat edilir ve hiçlik istenci yaşamı hor gören ve onu değersizleştiren daha yüksek değerler içinde (din)  ifade edilir.
  2. Bunu, olumsuz istenç sayesinde galip gelen reaktif güçlerin olumsuz istençle bağlarını kopardıkları ve tek başlarına egemen oldukları reaktif nihilizm izler. Tanrı öldürülür ve merhamet, “zayıfa, hastaya, reaktif yaşama duyulan”  sevgi geçerli değer ilkesi haline gelir. Reaktif insan, “Tanrı’nın yerini alır: uyum, evrim, ilerleme, herkesin mutluluğu ve toplumun iyiliği; Tanrı-insan, ahlaki insan, hakikat insanı ve toplumsal insan” . Daha yüksek bir dünya kurgusu artık inanılabilir değildir, fakat yaşam her şeye rağmen horlanmış ve değersizleştirilmiş kalır.
  3. Reaktif, güçler hiçbir istence, hiçbir uyarıcıya katlanamaz ve sonuçta reaktif nihilizmin yerini pasif nihilizm, “kendi ötesine geçen bir istenç tarafından canlandırılmaktansa, istenci değil pasif bir biçimde geçip gitmeyi tercih edecek” kadar güçten düşmüş yaşam alır.

Deleuze, Nietzsche’ye göre “nihilizmin tarihte bir olay değil, evrensel bir tarih olarak insan tarihinin motoru olduğunu” (NP 152, 174) iddia eder. İnsan temelde reaktiftir ve insan tarihi gücün evrensel reaktif-oluşudur. İnsan için gerçek olumlamaya varmanın biricik yolu kendisini yenmesi, insandan başka bir şeyolması ,üstinsan haline gelmesidir. Bu nasıl gerçekleştirilecektir? Kesinlikle bir evrensel “evet”in cansız olumlaması sayesinde değiL. Evet diyenler dünyanın eşekleri ve develeri, gerçeğin yükünü omuzlayan ve reaktif yaşamın şekillendirdiği her şey için sorumluluğu kabul edenlerdir. Gerçek olumlama hafif ve sorumsuzdur; reaktif güçlerden özgürleşmeyi sağlar, onların kabul edilmesini değil. Gerçek olumlamanın tek aracı, der Deleuze, bütünüyle kavranması için fiziksel bir öğreti, etik bir öğreti ve bir seçici ontoloji öğretisi olarak yorumlanması gereken ebedi dönüştür.

EBEDİ DÖNÜŞ

Ebedi dönüş fikri Nietzsche’ye ani bir esin olarak geldi. Ecce Homo’da söylediği gibi, bu, “olumlamanın asla erişilemeyecek en yüksek formülü”ydü ve Böyle Buyurdu Zerdüşt’ün de anahtar kavramıydı. Yine de çoğu yorumcu bu fikri ya görmezden gelirler ya da döngüsel tarih teorisi olarak bir kenara atarlar. Şunu anlamalıyız ki, der Deleuze, “Nietzsche, yayınlanmış eserlerinde ebedi dönüş açınlaması için yalnızca yolu hazırlamıştır, fakat açınlamanın kendisini vermemiş ve vermek için zamanı da olmamıştır”. Bununla beraber, ebedi dönüşün hiçbir şekilde bir aynının dönüşü olmadığı hemencecik görülebilir. “O, bir döngü değildir” der Deleuze.

O, Bir ‘i, Aynı yı, Eşit ‘i ya da dengeyi öngerektirmez. Her şey ‘in dönüşü değildir. Aynı ‘nın dönüşü ya da Aynı ya dönüş değildir. Böylece onun, antik düşün’ce olarak adlandırılan şeyle, Herşey’in yeniden gelmesini sağlayan, bir denge durumundan geçen, Herşey’i Bir ‘e geri götüren ve Aynı ya geri dönen bir döngü düşüncesiyle hiçbir ortaklığı yoktur.

Nietzsche tüm eserlerinde Bir, Aynı ve Bütün nosyonlarını eleştirir ve Deleuze’ün belirttiği gibi, Nietzsche, ebedi dönüş öğretisini formülleştirdiği dönem boyunca, aynı zamanda, döngüsel hipotezi de açık bir biçimde eleştirmiştir.

Ebedi dönüşün, Aynı’nın bir dönüşü olarak herhangi bir yorumuna karşı duran şey, temelde Nietzsche düşüncesinin anti¬Platonik doğasıdır. Aynılık kendi kendisiyle özdeşlik, öz ve varlık ima eder. Nietzsche için şeylere, töze ve varlığa inanç, temel unsurları isim ve yüklem olan diller tarafından yaratılmış dilbilgisel bir önyargının sonucudur. Biz eylemlerden ayrı olarak eyleyenlerden söz ederiz ve sonuç olarak şeyleri sabit kendilikler ve olayları gelip geçici ayrılabilir fenomenler olarak kavrarız. Her yerde akıl, bir eyleyeni ve eylemi görür; istencin, neden olduğuna inanır; egoya, varlık olarak egoya, töz olarak egoya inanır ve bu inancı ego-tözde tüm şeylere yansıtır -ancak bu yolla o ilkin ‘şey’ kavramını yaratır. Her yerde ‘varlık’, neden olarak alta itilen düşünce tarafindan yansıtılır; varlık kavramı ego kavramını izler ve ego kavramının bir türevidir.

Elbette Platon, değişmeyen ve kendisiyle aynı varlık alanını gerçek bilginin nesnesi kılar ve onu bizim fenomenal akış, değişim ve oluş dünyamızın karşısına koyar. Nietzsche, varlığa bu bağlanışı üstü örtülü bir yaşam nefreti, dünyamızı suçlu ve yetersiz bulmanın bir aracı olarak görür ve felsefenin temel görevini, oluşun bir olumlanması sayesinde Platonculuğun tersine çevrilmesi olarak sunar.

Eğer Nietzsche’nin felsefesi oluşun bir olumlanması ise ve eğer ebedi dönüş “en yüksek olumlama” ise, Deleuze, o zaman ebedi dönüşün, varlığın ve aynının değil, oluşun ve farkın bir dönüşü olması gerektiğini öne sürer. Deleuze, bu ebedi dönüş okumasının tohumlarını Nietzsche’nin Herakleitos üzerine erken değerlendirmelerinde bulur (Yunanlılar’ın Trajik Çağında Felsefe’de). Herakleitos der Nietzsche, dünyayı masum bir oluş alanı olarak, “sanatçılar ve çocukların yer aldıkları, olmaya başlamanın ve geçip gitmenin, yapmanın ve yıkmanın” sergilendiği “bir oyun, büyük dünya-çocuğu Zeus’un oyunu” olarak kavradı.Çocuğun oyununda ya da sanatçının yaratıcı çabalarında iki an ayırt edilebilir: oyuna ya da yaratıcı etkinliğe katılma anı, oyunu ya da yaratmayı uzaktan seyretme anı. Deleuze’e göre, ebedi dönüş düşüncesi bu iki ana göre anlaşılmalıdır. Önce oluşa katılınır ve bu yolla o olumlanır; sonra dünyanın tüm anlarının oluş anı olduğu, dünyanın bildik varlığının oluş olduğu kabul edilir, her anın oluşun dönüşü veya yeniden gelişi olduğu olumlanır. Böylece Deleuze, “dönüş (revenir) oluşun (devenir) kendisinin varlığıdır, kendisini oluş içinde olumlayan varlıktır” iddiasında bulunur.

Oluş dünyası bir akım ve çokluk dünyasıdır, fakat aynı zamanda bir rastlantı ve kaos dünyasıdır ve ebedi dönüşün olumlanması, oluşun bu yönüyle de ilgilidir. “Kozmozun oyununa katılmak” der Zerdüşt, “tanrıların masasında, yeryüzünde tanrılarla zar atmaktır”. Zar oyunu, çocuğun oyunu ve sanatçının yaratması gibi iki ana sahiptir: Zarların atıldığı an ve zarların yere düşüp özgül bir kombinasyon oluşturdukları an. Oluşun olumlanması hem zar atımındaki tüm mümkün kombinasyonların bir olumlamasını, hem de zorunlu bir sonuç olarak atışın özgül sonucunun olumlamasını gerektirir. İnsan, der Deleuze, genelde istediğinin gelmesi için çok sayıda atışa güvenen kötü bir oyuncudur. “Bu yolla o, arzu edilebilir gördüğü bir kombinasyonu üretmek için nedensellik ve olasılıktan yararlanır. Bu kombinasyonu, elde edilecek, nedenselliğin arkasında saklı bir erek olarak kabul eder” (NP 26-7, 31). Usta oyuncu, aksine, her sonucu arzulanan sonuç olarak kabul ederek tek bir atıştaki tüm rastlantıyı olumlar. Hem rastlantıyı hem de zorunluluğu, atışın rastlantısını ve sonucun zorunluluğunu olumlar. Geleneksel rastlantı ve zorunluluk sorunu ortadan kalkar, çünkü sorun yalnızca rastlantıyı kontrol altına altmak ya da zorunluluktan kaçmak yönündeki olumsuz arzulardan kaynaklanır. Rastlantının olumlanması bir amor fati’yi, Nietzsche’nin “insandaki büyüklük formülü”nü, rastlantının zorunlu açığa çıkışı olarak ,”meydana gelecek olanı” istemeye zorlayan aktif bir yazgı aşkını mümkün kılar.

Güç istenci de, ebedi dönüşle özgül bir ilişkiye sahiptir: “ebedi dönüş, ilkesi güç istenci olan sentezdir” . Deleuze’ün ‘sentez’le kastettiği şey, onun oluş analizinde ve bu analizin bir zaman anlayışı konusundaki imalarında açığa çıkar. Oluş kavramının daha sıkıntılı yönlerinden biri, bizim sağduyulu zaman nosyonlarımızı yerle bir etmesidir. Biz, çoğu kez geçmiş ve geleceği şimdiyle ilişkileriyle ayırırız, fakat eğer şimdiki an bir oluş anıysa, çok kesin bir anlamda, bu şimdiki an aynı zamanda geçmişin-şimdi oluşu ve şimdinin-gelecek-oluşudur. Bu yüzden, “şimdinin, geçmiş olan ve hala gelecek olan olarak kendisiyle birlikte varolması gerekir” (NP 48, 54). Geçmiş ve geleceğin şimdiki anda birlikte varoluşu, böylece geçmiş, şimdi ve geleceğin bir sentezini oluşturur ve zamanın çeşitli anlarının birbirleriyle ilişkisini kurar. Eğer kozmozun çoğul kendilikleri bitişik iki anda göz önüne alınırsa, ilk anın çeşitliliğinin ve çeşitliliğin ikinci andaki yeniden üretiminin (ya da ilkinin farkının ve bu farkın ikincideki tekrarının) aynı oluş anı içinde kapsandığının ya da sentezlendiğinin söylenmesi gerekir. Oluş kavramı böylece bizi oluşun her bir anının oluşun ardıl anıyla eş zamanlı birlikte varoluş olarak düşünmeye zorlar. İkinci anın birinci an içinde kapsanması bizi oluşu doğru anlamaya zorlayan şeydir ve bir anlamda, ikinci anın ilk an içinde ‘geri gelme’si ya da ‘dönüş’ü oluşun doğasının, oluşun varlığınm açımlamasıdır. Bu yüzden Deleuze, ebedi dönüşün, “zamanın ve onun boyutlarının bir sentezi, çeşitliliğin ve onun yeniden üretiminin bir sentezi, oluşun ve oluşta olumlanan varlığın bir sentezi, çifte olumlamanın bir sentezi” (NP 48, 55) olduğunu söyler.

Güç istenci ebedi dönüşün sentez ilkesidir ve ebedi dönüş “çeşitliliğin ve onun yeniden üretiminin, farkın ve onun tekrarının açıklaması olarak hizmet veren” ilkenin “ifadesi”dir (NP 49, 55). Güç istenci güçleri ilişkiye sokan ayrımsal unsurdur ve ebedi dönüş, çokluk, oluş ve rastlantı kisvesi içindeki farkın olumlanmasıdır: “çünkü çokluk bir şeyin ötekinden farkıdır, oluş kendisinden farkıdır ve rastlantı ‘tümü arasındaki’ fark ya da dağılımsal farktır” (NP 189, 216). Güç istenci aynı zamanda, “aktif oluş gücü, kişileşmiş aktif oluş”tur ya da reaktif oluş gücü, “bir reaktif oluş”tur (NP 54, 61) ve ebedi dönüş, güçlerin aynı anda her yerde oluşu ilkesini öngerektiren oluşun sentezidir.

Oluşu, çokluğu ve rastlantıyı olumlayan güçler sentezi olarak ebedi dönüş kavrayışını, Deleuze, fıziksel ebedi dönüş öğretisi olarak adlandırır. Fakat Deleuze, ebedi dönüşün, aynı zamanda, temelde reaktif hayvan olan insana, kendisini dönüştürmek ve kendisinde olumlayıcı güç istenci üretmek için hazırlayıcı bir araç sağlayan etik bir öğreti olduğuna da işaret eder. Ebedi dönüşün etik öğretisi Kantçı şartsız buyruğun Nietzscheci karşılığı olarak formüIleştirilebilir. Etik öğreti olarak ebedi dönüş, pratik bir kuralda ortaya çıkan seçici bir ilke olarak işler: “Ne istersen iste, aynı zamanda onun ebedi dönüşünü de isteyeceğin bir tarzda iste” . Bu, ebedi dönüş düşüncesi, tedbirli ve ölçülü bir istencin tüm yarı-arzularının ve kararsız özlemlerinin, nitelikli aşırılıklarının ve geçici düşkünlüklerinin elenmesini mümkün kılar.

Bununla beraber, etik bir öğreti olarak ebedi dönüşün seçici ilkesi, olumsuz istenci tümüyle eleyemez.

Hiçlik istenci kendi olumsuzluğunun ebedi dönüşünü isteyebileceği için bu seçime direnebilir. Tam olumlamaya yol göstermek için, ikinci bir seçime, düşünceden çok varlık ‘ın bir seçimine, “Nietzsche felsefesinin en belirsiz kısımlarım içeren ve ebedi dönüş öğretisinin neredeyse ezoterik unsurunu oluşturan” (NP 69, . 78) bir seçime ihtiyaç vardır: seçici bir ontoloji olarak ebedi dönüş. Eğer ebedi dönüş, olumlayıcı istencin olduğu kadar olumsuzun da dönüşünü gerektiriyorsa, o zaman o, insamn reaktif-oluşunun ebedi bir biçimde tekrarlanan tarihini önceden haber veren ümit kıncı bir öğretidir. Bununla beraber, ebedi dönüş reaktif güçlerin dönüşü olsaydı çelişkili hale gelecekti. Ebedi dönüş, bize reaktif oluşun varolmadığını öğretir. Gerçekten de aym zamanda bize aktif oluşun varolduğunu öğretir. O, oluşu yeniden üretmek suretiyle zorunlu olarak aktif oluşu üretir. (NP 72, 81)

Deleuze bu çok belirsiz öğretiyi, Fark ve Tekrar’da aktif güçler ve oluş arasındaki bağlantıyı belirleyerek az çok aydınlatır. Aktif güçler, kendi yeteneklerinin sınırına giderken, kendi özdeşliklerine ait olanlar da dahil tüm sınırlamaları aşarlar. Aktif güçler, öteki güçlere biçimler yükler fakat aynı zamanda kendi biçimlerini de değiştirirler; onlar, öteki güçleri ve eş zamanlı bir biçimde kendi ‘öteki-oluş’larını biçimlendiren başkalaşım ve dönüşüm güçleridir. Bu anlamda, bir tek aktif güçler oluşu olumlar ve dünya bir oluş dünyası olduğu için bir tek aktif güçler gerçek varlığa sahiptir. “Yalnızca uç biçimler döner -kendilerini dönüştürerek ve birinden ötekine geçerek erklerinin sonuna (jusqu’ au bout) gidenler… Yalnızca uç olan, ötekine geçen ve (ötekiyle) özdeş hale gelen aşırı olan döner” (DR 60). Kendini koruma ve muhafaza etmenin reaktif güçleri varlığa sahip olma aldanışını sunarlar, fakat onlar da sonuçta öteki haline gelir ve oluşunkinden başka hiçbir varlığa sahip olmadıklarını kanıtlarlar. Ebedi dönüşün çifte olumlaması bu ikinci seçimde yeni bir anlam kazanır, çünkü ebedi dönüş fiziksel doktrin olarak “oluşun varlığını ofumlar”, fakat “seçici ontoloji olarak, oluşun bu varlığını aktif-oluşun ‘kendi kendini olumlama’sı olarak olumlar” (NP 72, 81).

Öyleyse sonunda olumsuz istenç geçip gider ve güçlerin reaktif oluşu olarak insan da geçip gider. İnsanın alt edilmesi ve gerçek olumlamanın yerine getirilmesi imkanı nihilizmin ikinci aşamasında yani reaktif nihilizm aşamasında başlar. Burada olumsuz istenç reaktif güçlerden ayrılır ve bir kez ayrılınca olumsuz istenç “insanda yeni bir eğilim uyandırır: kendisini yıkmak yönünde, fakat kendisini aktif bir biçimde yıkmak” (NP 174, 200). Üstinsan’ı haber veren olumlama bir çifte olumsuzlama gerektirir: olumlamadan hemen önce gelen insana ait her şeyin aktif bir öz-yıkımı ve olumlamanın hemen ardından gelen bilinen tüm değerlerin aktif bir yıkımı. Bu olumlama, değerlerin öte-değer biçimini başlatır -basitçe bir değerler setinin bir diğerinin yerine geçmesini değil, değerlerin yaratımı için yeni, aktif bir yaşam tarzının kurulmasını. Bu yeni yaşam tarzı ebedi dönüşe, oluşun varlığının olumlanmasına, çokluğun birliğine ve rastlantının zorunluluğuna aittir.

Nietzsche düşüncesini tasvir ederken, Deleuze, büyük ölçüde kendi düşüncesini karakterize eder. Nietzsche için olduğu kadar Deleuze için de felsefenin nesnesi, dünyanın oluşunun kaotik çokluğu olarak farkın olumlanmasıdır. Deleuze için de düşünce, sürekli düşünce olarak kalıp akla karşı yöneltilmelidir: o, yorumlamalı ve değer biçmelidir, fakat her şeyden önce yeni yaşam imkanları yaratmalıdır; kökenini, düşünceyi elinde tutan ve onu düşünceye meydan okuyan şeyi düşünmeye zorlayan bir gücün şiddetinde bulmalıdır; ve bedenin yeteneklerini, bedenin etkinlik ve duygululuk güçlerini keşfedebilmek için bedeni ve bilinçdışını keşfetmelidir. Nietzsche gibi Deleuze de kindar, karşıt ressentiment ruhuna teslim olmaksızın eleştiri ve yaratmayı birleştirmeye çalışır. Sonuç olarak, Deleuze, düşüncenin ifade edilmesi için yeni biçimler, bir fark felsefesi için elverişli biçimler arama yolunda Nietzsche’yi izler.

Bununla beraber, Deleuze’ü basitçe Nietzsche’nin bir müridi olarak görmek hata olacaktır. Deleuze’ün Nietzsche okumasının kendisi, bir felsefi sitemin açıklaması olarak Nietzsche’deki belirli imkanların bir geliştirilmesi olduğu kadar, seçici ve yaratıcıdır da. Deleuze’ün olumlama ve olumsuzlama arasındaki, efendi ve köle arasındaki farkı formülleştirmesindeki durumun açıkça böyle olduğuna inanıyorum. Efendi, kendi farkını olumlar, değerler yaratır ve yükler, yalnızca kendi eylemlerinin bir sonucu olarak köleyi dikkate alır. Köle, aksine, efendiye tepkide bulunur, ona karşı çıkar ve farklı olanı olumsuzlamaya çalışır.

‘Olumsuzlama olumlamaya karşıttır, fakat olumlama olumsuzlamadan farklıdır’ (NP 188, 216). Vincent Descombes, efendinin değerlere değer biçmesi bir değerler karşılaştırması ve bu yüzden bir karşıtlık gerektirdiği için, Deleuze’ün efendi nosyonunun çelişik olduğunu öne sürer.29 Descombes, Deleuze’ün efendi nosyonunda bir çelişki olduğunu belirtmekte haklıdır, fakat bu çelişki, değerlerin türediği bir yaşam biçiminin yaratıcı olumlaması olarak anlaşılırsa karşıt-olmayan olarak dü’şünülebilecek olan değer biçme nosyonunda değildir. Sorun, ilişkileri temelde karşıt ve sürtüşmeli olduklarını öne süreceğim baskınlık ve hiyerarşi kavramlarıyla karakterize edilen güçlerin, daha temel düzeyinde yer alır. Sorun, Nietzsche’nin efendi kavrayışının, Deleuze’ün kabul ettiğinden çok daha çatışkılı olmasından kaynaklanır. Deleuze, ebedi dönüşte, hiyerarşik-olmayan bir fark modeli bulur (ayrı zar atımlarında gelen sayılar arasındaki fark) ve sonra bunu güç istencinin yarattığı hiyerarşik farklarla uzlaştırmaya çalışır.30 Sonuçta uzlaştırma, Nietzsche’nin güç teorisinin azaltılamaz biçimde çatışkılı olmasından ötürü eksiktir, fakat De!euze’ün fark olumlaması olarak efendi kavrayışındaki çelişki, yalnızca Deleuze’ün Nietzsche’nin eserlerinde belirli imkanları geliştirmesinden (örneğin ebedi dönüş) ve bu imkanlar açısından Nietzsche düşüncesinin yaratıcı bir yeniden yönetimine kalkışmasından kaynaklanır.
Yapıbozuma aşina olan herkes için Deleuze’ün Nietzsche okurnasında fark kavramının tekrar tekrar kullanılması, çarpıcı olmalıdır. Deleuze, felsefeyi bir göstergebilim olarak tasvir ettiğinde, ebedi dönüşte masum farklar oyunundan söz ettiğinde onu bir ilk ‘metinselci’ olarak düşünmeye ayartılabiliriz. Bununla beraber, Deleuze’ün Nietzsche incelemesindeki fark modelinin Saussurecü dilbilim üzerine değil, bir güçler teorisi, bir fizik üzerine kurulu olduğu belirtilmelidir. Farklar, keyfi kendiliklerin (bir dilin sesbirimleri gibi) ilişkilerinin bir sistemi aracılığıyla değil, bir gücün diğeri üzerindeki eylemi aracılığıyla yaratılır. Dünya, göstergelerin yalnızca öteki göstergelere göndermede bulunduğu bir metin değil, göstergelerin güçlerin semptomları olduğu bir güçler ağıdır (ve felsefe, yalnızca sözcüğün eski anlamıyla bir göstergebilimdir -bir semptomatoloji). Ebedi dönüşteki farklar oyunu, olumlayıcı istenç dünyayı suçlu bulmayı reddettiği için masumdur, göstergeler keyfi olduğu ve gerçeklikle hiçbir zorunlu ilişkiye sahip .olmadığı için değiL31 Deleuze’ün eserlerinin tümünde, güç, beden ve physis temelde dile indirgenemez kalır. Özellikle onun Nietzsche incelemesindeki durum budur.

Ancak, Nietzsche ve Felsefe’de, dilin diğer ilgilere görece ikincil kılınmasına rağmen, Deleuze’ün çıkarırnları edebi inceleme için, diğer postyapısalcılarınkiyle büyük ölçüde uyumlu önemli imalara sahiptir. Düşünce kavramı üzerine açımlaması aracılığıyla Deleuze, felsefe ve sanat ve ikinci olarak da edebi eleştiri ve edebiyat arasındaki ayrımı sorunlaştırır. Felsefe ve sanat, gerçek ve kurgunun ya da nesnellik ve öznelliğin ayrı ayrı alanlarına ait değildir, fakat temel hedefi yaşamın yeni imkanlarının yaratılması olan tek bir düşünce alanında yaşarlar. Edebiyat eleştirisinin yorumlayıcı ve değer biçici boyutu, edebiyata bilimdışı ve öznel bir yaklaşımın talihsiz bir yan ürünü olmaktan çok, düşüncenin merkezinde ve sanatçının yaratıcı etkinliğinin merkezinde yer alır. Öyleyse Deleuze, felsefi analizden edebi metinlerin analizine döndüğünde, yaklaşımında hiçbir şekilde değişiklikler olmaması şaşırtıcı değildir, çünkü onun görüşüne göre felsefeciler de yazarlar da basitçe düşünürlerdir.

NP:Nietzsche and Philosophy -Gilles Deleuze 1962
Deleuze ve Guattari
Ronald Bogue s. 28-50

Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>