George Wilhelm Friederich Hegel (1770-1831)

Hegel

Hegel’e göre insan; varlık hakkında duyuları hiç kullanmaksızın yalnızca akıl yoluyla gerçek ve kesin bir bilgiye ulaşabilir-ki işte bu yüzden de Hegel rasyonalist bir filozoftur- Çünkü aklın yasalariyla varlıgın yasaları bir aynıdır. Bunu da “Akla uygun olan gerçek, gerçek olan da akla uygundur” sözüyle ifade etti.

Yaşamı

Orta halli bir ailenin üç çocuklarının en büyükleridir…Kendisinden sonra doğan dört kardeşinin dördü de yaşamamıştır. Hegelin ,üç yaşında Alman,beş yaşında Latin okuluna başladığını görüyoruz..Sekiz yaşında ise Shekeaspeare’nin Almancaya çevrilen 18 ciltlik külliyatını okumaya başlamıştı.

13 yaşında annesini kaybetmesi ile alt üst oldu.Eğitimini sürdürerek Sitft teoloji fakültesini bitirdi ve doktorasını tamamladı. Hegel 19 yaşındayken Fransız ihtilali(1789) patlak veriyordu..Hegel’in Fransız ihtilaline eşlik eden “özgürlük ve eşitlik” fikrinden çok etkilendiği ve fakülteden oda arkadaşları Hölderlin-Schelling ile birlikte bu dönemde Jacobenleri tuttuğu bilinmektedrir.Fransız devriminin terör dönemi olarak bilinen döneminde Jirondenlere yakınlık hissetmişti ancak Fransız devrimine karşı olumlayıcı tavrı yaşamı boyunca hep devam etmiştir.Voltaire ve özellikle Rousseau’dan da çok etkilendiği bilinmektedir.

Hegel günlüğünü büyük bir titizlikle tutar ve saklardı….Okuduğu kitapların el yazısı ile özetlerini çıkartırdı.Çalışmalarını disiplin ile yapması ve tüm çalışmalarının kayıtlarını özenle saklaması dikkat çekmektedir.

19. yy başlarında teoloji ve felsefe okuyan bir genç ya papaz olur,ya akademik göreve devam eder ya da özel öğretmenlik yapardı. Hegel de akademik çalışma yapmasına imkan vermeyen maddi koşulları nedeni ile özel öğretmenlik yaparak yaşamını sürdürdü.Ancak 1799 da babasının ölümü üzerine aldığı mütevazi bir miras sayesinde Jena’ya geçerek üniversitede ders vermeye başlayabildi..1806 da Napolyon Jena’yı kuşattı.Prusya’nın yozlaşmış bürokrasisi karşısında Hegel ulusal bir duygu hissetmeden Napolyon’un gelişini sevinçle karşıladı.Ancak üniversite iyice güçsüzleşmiş ve Hegel’in maddi durumu da kötüleşmişti…

Hegel 1807 de Tin’in fenomenolojisini (“phenemonology of mind”) yayımladı… Bu eserde ortaya çıkmıştır ki Hegel’e göre insan; varlık hakkında duyuları hiç kullanmaksızın yalnızca akıl yoluyla gerçek ve kesin bir bilgiye ulaşabilir..İşte Hegel bu düşünceleri yüzünden rasyonalist bir filozof kabul edilir.Ona göre aklın yasalarıyla, varlıgın yasaları bir aynıdır. Bunu da “Akla uygun olan gerçek, gerçek olan da akla uygundur” sözüyle ifade etmiştir.

1811 yılında Nurnberg belediye başkanının kızı Helena Von Tucher ile evlendi.Heidelberg üniversitesinde ve 1818 den itibaren Berlin üniversitesinde profesör olarak çalıştı.1829 da üniversitenin rektörü seçildi.

Hegel özgürlükçü ve cumhuriyetçi söylemi nedeni ile saray tarafından sevilmedi.Prusya felsefesinin en tepesindeki felsefeci de olamadı bu yüzden…Dinin ,dini çevrelerce akıldan koparılarak topluma zoraki kabul ettirilerek uygulanışını eleştirmişti.

1831 yılında kolera salgını esnasında hayatını kaybetti….

Hegel’de Tin anlayışı

Kant,bilginin zihin tarafından sağlanan formlarca şekillendirilen dış dünyaya ait duyu verilerinden geldiğini söylüyordu.Bu durumda dış dünya yalnızca zihnin ürürnü değildi .Zihnin dışında gerçekliğe sahipti. Ancak bu gerçekliğin doğasına (numenal dünya) insan duyularının ve zihninin sınırlılığı yüzünden erişilmesi mümkün değildi.

Hegel dış dünyanın gerçekliğini kabul eder.Dış dünya sadece bir yanılsama değildir. Ancak dış dünya da zihnin bir eseri olmalıdır. Bu zihin sınırlı-sonlu insan zihni olamaz.O halde dış dünya-evren mutlak bir öznenin,mutlak bir zihnin Hegel’in Tin – Geist dediği türden zihnin bir eseri olmalıdır.Bu tanrıdan başka bir şey değildir.

Hegel görüldüğü gibi her şeyin temelinde bir evrensel varlığın,İde’nin var olduğunu düşünüyordu.İdeden ayrı bir ilke,ondan ayrı,onun dışında da bir şey yoktu.Var olan her şey onun ortaya çıkışı,belirmesi,belli bir biçim alması,tenleşmesiydi.Mutlak varlık sadece varolmanın da ötesinde bir gelişme,ilerleme ve değişmeydi

Hegel ,böylece diyalektik dediği özel bir gelişim-değişim sürecinin ismini koymuştur.Platon’un eserlerinde kullanılan bir terim olarak bilinen diyalektik Hegel’den önce bir tartışma-düşünme biçimiydi.Hegel ise diyalektiği bir süreç olarak ele almıştır.Bu süreç temelde tinin –düşüncenin mantıksal olarak kendisini açmasıdır.

Diyalektik: “Soyut Olarak Olanak-Olanak-Gerçek”

Diyalektik süreçte üç aşama görülür.Soyut olarak olanak,bir şeyin kendi içinde bir gelişim eğilimini ve en azından varolmasını engelleyen koşulların yokluğunu barındırır. Koşulların adı ardına özel biçimde sıralanışı ile “soyut olanak”, gerçek bir “olanak-olasılık” haline dönmeye başlar. Ancak olanaktan gerçeğin ortaya çıkması için küçük nicel değişimlerin birikerek nitel bir sıçramaya neden olması gerekir.Böylece gerçek ortaya çıkar.Ancak gerçeğin varlığı onu yaratan koşulların sürmesine bağlıdır. Yoksa başka bir olanak şimdiki gerçeğin yerini alabilecektir.

Bir sürecin çizgisel biçimde ilerlediğini düşünürsek (bir ip gibi uzandığını) değişim noktaları bu “çizginin-ip’in üstündeki düğüm noktaları” olarak görülebilir.Nicel bikrimin nitel bir değişime yol açtığı noktalardır bunlar…

Bu anlayış,bireysel olarak yaşamımıza,bilime ,doğa olaylarına,toplumsal dinamiklere uygulanabilen bir anlayıştır.

Tin’in diyalektik gelişim süreci

Hegel’in diyalektiğe dayanan felsefesinde,İde çokluk çeşitlilik,tek teklik içinde kaybolup gitmez;düşünen Tinde(zihinde) yeniden kendine döner.Tin kendini bilip tanıyan mutlak varlıkdır.Farklar ve antitezler mutlağın kendini gerçekleştirdiği gelişmesinde birer ara durak,uğraktır(Moment)Her kavram kendi antitezini,olumsuzlamasını içinde taşır.

Tinin yolculuğu

Varlığın diyalektik gelişimi

Mutlak varlık kendini olumsuzlayarak ,tek tek varlıklar ve çokluk(Doğa) haline gelir.Bu mutlak varlığın kendisine yabancılaşmasıdır.Ama çokluk,doğada görülen tek tek varlıklar , gelişmenin bir uğrağıdır yalnızca.Tek tek varlıklarda kendini olumsuzlayarak,bütünselliğe yani birliğe yönelir ve insan bilincinde yani kendini tanıyan bilinçte,maddesel ve manevi bütün varlıklar yani evren yeniden buluşur ve birleşir.Böylece,başlangıç noktasına yani mutlak varlığa daha yüksek bir düzeyde ,bilinç düzeyinde yeniden ulaşılmış olur.

İnsan bilincinin diyalektik gelişimi

• Tin bütüne ulaştığı yolculuğuna tarihte,iklim,coğrafi yer,ırk ve ulus tarafından belirlenmiş bir yerden başlar.Gelişmemiş bir “ruh” halinde veya “duyum” halinde bulunan öznel Tin (öznel ruh) bu haliyle antropolojinin inceleme konusudur.(tez)
• Bir sonraki basamakta “kendini duyuş” gerçekleşir.Öteki benleri de tanıyıp kabullendiğinde ahlak ve devlet şeklinde nesnel Tin (nesnel ruh=kültür) ortaya çıkar.Tarih halklarda beliren Tinin gelişiminden başka bir şey değildir.Tarihin belli bir anında bir halk Tinin gelişimini üstüne alır ve gerçekleştirir.(antitez)
• Sonunda mutlak ruh ortaya çıkar(sentez)

Mutlak Tinin-ruhun ya da Düşüncenin diyalektik gelişimi

• Mutlak Tin ilk ortaya çıkışında Sanattan faydalanır.Sanat İde’nin sezgiyle ve doğrudan doğruya tanınıp bilinerek ortaya konulmasıdır.(tez)
• Din aşamasında İdenin doğrudan muhatap olduğumuz varlıklardan üstün olduğunu anlarız.(antitez)
• Felsefe üçüncü aşamadır.Sanatın ve dinin taşıdığı doğruluğun daha üst seviyede kavranmasıdır.(sentez)

Hegel Nesnel Tinin, yani hukuk,ahlak,devlet gibi gerçekler içinde genelleşmiş, öznellikten kurtulmuş ve kendini gerçekleştirmiş(nesnel) Tinin,en son ve kusursuz örneğini Prusya devletinde ,Mutlak Tinin en kusursuz gerçekleşmesi olan Felsefeyide kendi diyalektik felsefesinde görüyordu.

Hegel’de kendilik bilinci ve tanıma (kabul görme) diyalektiği…

Hegel “Phenemonology of sprits” eserinde kendilik bilincinin ne olduğunu ve tinin dünyayı bilmek için yaptığı kendinden –kendine doğru- ilerleyişi anlatır.

Tin/bilinç dolaysızlığı içinde(immediated-unity) kendisini bilemez.Bilebilmesi için ötekine ihtiyacı vardır.Kendilik bilinci kendisini görebilmek için bir ayna ihtiyacı içersindedir
.Bilinç özne/nesne birlikteliği içinde iken bunu yeterli bulmaz.Öteki ile karşılaşır ve kendi safi varlığını ötekinde kaybeder.Ancak daha sonra ben o değilim diyerek onu yadsır. Böylece kendisini tanır –kendilik bilinci haline gelir.İşte öznenin(bilinç,bilme,tin,töz,geist) nesne yoluyla(varlık,somut) dolayımlanarak (aracılığı ile-mediated) kendi bilincine varma süreci böyle gerçekleşir.Potansiyel fiili gerçeklik olmak için (actualization) özne kendisinden farklı bir şey ile karşı karşıya gelmelidir.

Hegel için bilme (bilinç) ve varlık (nesne) arasındaki ilişki bir olumsuzlama (yadsıma-negotiation) ilişkisidir.Olumsuzlama diyalektiğinin hedefi kendisinin fiili gerçekliğidir:Özne İşte bu olumsuzlama sayesinde “kendinde olan-in itself” den “kendisi için-for itself” olan haline döner.Bilinç öteki sayesinde kendi düşüncesinin nesnesi olur (reflection of reflection)

Kabul Görme Mücadelesi (efendi/köle diyalektiği)

Bilinç öteki bilinçlerle karşı karşıya geldiğinde ne olur? Locke ve ya Hobbes’in tarif ettiği doğa durumu söz konusu olduğunda Hegel’in çizdiği insan hiç de yukarıda ki filozofların tarif ettiği şekilde kendi çıkarı ve ihtiyaçları peşinde koşan insan değildir.

Çıkarın ötesinde insanın arzusu ötekinin gözünde tanınma-ve bu sayede kendini tanımadır. Tin’in yolculuğu esnasında kendisini tanıması için bilincin diğer bilinçlerle tanışması zorunlu bir momenttir(uğrak). Bilinç öteki ile karşılaştığında önce farklılaşmaya cesaret edemez zira “ayna”sını kaybetmekten korkar. Bu esnada kendilik bilinci uyanmıştır. Ancak kendilik bilinci saf varlığını muhafaza edebilmek için karşısındakine bağlı olmak istememektedir.Kendisinin “o” olmadığını söyleyip-yadsıdıktan sonra diğerine ihtiyaç duymadığını belirtir. Karşılaşanların her ikisi de kendi varlıklarından emin değillerdir..Kendilik bilinci saf hale gelmek istediğinden maddi olan kendi bedenine (ölüm riski) ve ötekinin bedenine ihtiyaç duymadığını (öldürme arzusu) göstermeye çalışır. Aralarında huzurlu bir tanıma ilişkisi değil “ölüm kalım mücadelesi” başlar. Amaç ötekinin onaylaması gerekmeksizin/ya da zorla onaylatarak tanınmayı sağlamaktır.

Rus asıllı Hegel felsefesi yorumcusu Alexandr Kojeve’nin yorumuyla “saf prestij mücadelesi” denilen bu mücadele sonunda şu üç olasılıktan birisi gerçekleşecektir.

•Ya her ikisi de ölecektir.
•Birisi ölür,diğerinin kendisini tanıyacağı diğer bilinç yok olmuştur.
•Mücadele taraflardan birisinin ölümü göze almaktansa köle olarak yaşamayı kabul etmesiyle sonlanabilir.
Bu halde eşitsiz bir efendi-uşak ilişkisi kurulmuş demektir.

Arzu

Hegele göre bilincin bilme yönündeki hareketi arzu şeklinde ortaya çıkmaktadır.Bu süreçte arzunun görünümü öteki kendilik bilincini arzulamak biçimindedir.Kendilik bilinci dış nesneyi karşılaştığında onu yok ederek (tüketerek) ona olan bağlılığını yadsır.Bu hayvani edime karşın insan tükenen-bozulan nesneye değil “tanınmak-kabul görmek arzusuna sahip olduğundan” başka arzu eden kendilik bilinçlerine hareket ederek farklılaşır.Yunus balıkları ve maymunlar başka yunus balıkları ve maymunların ilgisini değil balıkları ya da muzları arzularlar.Kojeve’nin dediği gibi “örneğin bir madalya ya da düşman sancağı” gibi biyolojik açıdan hiçbir işe yaramayan nesneleri ancak bir insan arzu edebilir.İnsan bu nesneleri nesne oldukları için değil,başka insanlar arzuladıkları için arzu ederler.

Hegel’e göre “Gerçeklik ve Us” ilişkisi…

Hegel ‘e göre bütün gerçekliği açıklayan temel ilke us ‘tur. Hegel’in “us” denilenden en genel anlamda anladığı, belli bir insan tekine ya da tek bir özneye yüklenebilecek belli türden bir nitelik ya da yeti değildir.

Tam tersine bütün gerçekliğin toplamıdır us..

Bu düşünce uyarınca Hegel , us ile gerçekliğin bir ve özdeş olduğunu, birbirlerinden şu ya da bu biçimde ayrılarak düşünülmelerinin olanaksız olduğunu ileri sürer: “Ussal olan gerçek, gerçek olan da ussaldır.” Usun, Spinozâ nın tözünden ayrı olarak, en son amacı usun kendisini tanıması olan, diyalektik anlamda aşamalanmış bir gelişim süreci olarak anlaşılması gerekmektedir. Ancak usun bir epistomolojik ve bir ontolojik temeli olduğunuda kabuleder. Us gerçekliğin bütünü olduğu için bu enson amaç ancak us kendisini bütün gerçeklik olarak tanıdığında gerçekleşmiş olacaktır. İşte felsefenin temel amacı da usu kendi bilgisine taşıyan bu sürece ilişkin, bu sürecin uğraklarına, usun hangi aşamalardan nasıl geçtiğine ilişkin tutarlı bir açıklama sunmaktır.

Doğadaki değişimler sadece kendini tekrarlayan bir döngüyü gösterir,doğada güneşin altında yeni bir şey olmaz.Ancak tinsel temelde meydana gelen değişikliklerden yenilik çıkar.Yani Hegele göre doğada gelişim ve evrim diye bir şey yoktur.Canlı varlıklar birbirlerinden türememiş bir anda ortaya çıkıvermişlerdir.

Hegel ve Aristo mantığı arasındaki fark:Hegel varlığı oluş içinde ,tarihsel gelişim içinde bilmek ister…

Aristotales mantığına göre, “şurada olan ağaç” için söylenebilecek doğru, “orada olanın ağaç olduğu”dur. Ne var ki Hegel mantığı açısından orada olan ağacın masa ya da kâğıt olabilecek olmasını söylemek de aynı derece doğrudur-söz konusu ağacın gerçekliğinin eksiksiz bilgisini edinmek bakımından. Bu anlamda Hegel gerçekliğin en üst anlatımının “varlık’ta değil “oluş” ta bulunduğunu belirterek, bunun aynı biçimde düşünce için de geçerli olduğunu söylemektedir. Çünkü bir şeyin gerçek bilgisine ulaşabilmek için salt o anki halini ya da durumunu bilmek yetmez, geçmişte ne olduğunu ve gelecekte ne olacağını da bilmek, yani o şeyi bütün bir tarihsel gelişimi içinde bilmek, bir şeyi eksiksiz bilme ediminin ayrılmaz bileşenleridir

Print Friendly
Bunlarda ilginizi çekebilir:

One Response to George Wilhelm Friederich Hegel (1770-1831)

  1. Çok teşekkür ediyorum. Bu kadar net bir bilgiye ilk kez rastladım ve kafamdaki bir çok soruya cevap buldum. Hegel’in felsefesini bu kadar açık ifadelerle anlatan başka bir bilgiye de rastlamadım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>