Marks’ta üretim tarzı ve üretim tarzının değişim yasası

Üretim tarzı nedir

Üretim tarzı bir toplumun üyelerinin üretici güçlere (alet, edevat, teknolojik araç) sahip olma şekillerine ve aralarındaki ilişkilere bağlı olarak ortaya çıkan üretim modelidir. İlkel komünal toplum, köleci toplum, feodal toplum ve kapitalist toplum terimleri birer üretim tarzına karşılık gelir. Oysa avcılık, çiftçilik, zanaatkarlık gibi şeyler üretim tarzları değil yalnızca belirli bir üretim tarzı içerisinde yer alan iş kollarıdır. Üretim tarzı insan ilişkileri ile ilgili bir kavramdır (feodal bey ve serf gibi) Oysa örneğin basit tarım veya makine üretiminden bahsedildiğinde teknolojiden bahsedilir, üretim tarzından değil.

Üretim tarzının değişim yasası

Üretim tarzındaki değişikliklere hükmeden genel kanun, emeğin üretkenliğinin gelişmesidir. Emeğin üretkenliğine, emeğin verimliliği veya bereketi de diyebiliriz. İnsanoğlunun gördüğü tüm üretim biçimlerine bakıldığında bir üretim tarzından diğerine geçişi belirleyen genel kanun anlaşılır: üretken güçlerin artışı. Her bir üretim tarzının temeli ve önkoşulu üretken güçlerin ve teknolojinin belli bir seviyede olmasıdır. Bir üretim tarzından diğerine geçişe yol açan ve gelişmeyi ilerleten dinamik neden, belli bir üretim tarzı içinde gelişen karşıtlıktır, üretim tarzı ile üretken güçler arasındaki çelişkidir. Bu noktada üretken güçlerle neyi kast ettiğimizi şöyle ifade edebiliriz: Belli bir miktarda üretime katkıda bulunan tüm güçler. Her bir üretim tarzı üretken güçlerin veya emeğin verimliliğinin belli bir sınıra kadar gelişmesine izin verir. Bu sınıra ulaşıldığı anda bu üretim tarzı bir engele dönüşür, oysa o ana kadar bir ilerlemedir. Bu engel yeni, daha yüksek bir üretim tarzına geçişle ortadan kaldırılır; toplum sınıflara, hükmeden ve hükmedilene bölünmüşse de geçiş toplumsal devrimle gerçekleşir.

Komünal toplumdan köleci topluma geçiş:

İlkel komünal toplum, avcılık toplayıcılık yapan ilk insanların oluşturduğu toplumdur. Burada taş veya madenden yapılma kimi el aletleri kullanılarak toplu bir şekilde avcılık veya toplayıcılık yapılıyor ve elde edilen besin eşit olarak paylaşılıyordu. İlkel tarım ortak bir işletme halinde gerçekleştirildi. Bu ilkel komünist tarım bir dizi teknolojik ve ekonomik gelişme aşamasından geçti. Komünal toplumda özel mülkiyet yoktu, ortak çalışma zorunluluğu kolektif mülkiyeti gerektiriyordu. İnsanlar arasındaki çeşitli ilişkiler, eşdeyişle üretim ilişkileri, hep bu ortaklıkla düzenlenmişti. Zamanla üretim aletleri gelişti, bir aile başka ailelerin yardımı olmaksızın üretebilme gücünü kazandı. Çalışma özelleşince mülkiyet de özelleşti. Daha açık bir deyişle mülkiyet, nasıl ortak çalışmada ortak olmak zorundaysa, özel çalışmada da özel olmak zorundaydı. İnsanlar nasıl üretirlerse öylece tüketirler, tüketim biçimi üretim biçiminden ayrılamaz. Ortak çalışma nasıl ortak mülkiyeti ve ortak tüketimi gerektirmişse özel çalışma da öylece özel mülkiyeti ve eşit olmayan özel tüketimi gerektirdi.Tarım belli bir aşamaya kadar gelişti, bu aşamaya vardığında da ilkel komünal toplum verimli tarımsal üretime engel haline geldi. Bunun üzerine başka bir üretim şekline, yani çiftçi ekonomisine, basit meta üretimine geçiş yaşandı. Arsa ve toprak ortak mülkiyetinin yerine arsa ve toprak özel mülkiyeti ve tarımsal üretim araçları özel mülkiyeti geçti. Toprak üzerindeki özel mülkiyet çok daha yoğun bir emek performansını olanaklı kıldı, üretim gücü arttı.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Tanrı “mem’inin (kültürel kodu veya geninin) tarihi ve geleceği üzerine

Tarih boyunca yeryüzünde bir çok kavime ait farklı pek çok  dinsel inanç sistemlerinin ortaya çıktığı görülüyor. İlk çağlarda ortaya çıktığı sanılan animizm-şamanizm düzeyindeki inanışlarda canlı ve cansız her türlü varlığın kendine özgü bir ruha sahip olduğu fikri geçerlilik kazandı. Şaman büyücüler ruhlar ile temas kurmak isteğiyle onlara isimler vererek seslendiler. Ruhların ancak doğru isimler telaffuz edildiğinde kendilerini duyacaklarını düşündüler. Dua, kurban, müzik ve dans, kutsallık atfedilen cinsel birleşme vb ritüelistik metotlar  ile ruhlara saygı ve bağlılıklarını gösterdiler,  karşılığında hatalarından ötürü bağışlanmayı,  bereket, şifa ile beklentilerinin karşılanmasını dilediler.

İnsanoğlu eski çağlarda kendi kabilesine-kavmine ait, kendisini diğer kabile ve kavimlere imtiyazlı kılan (şahsi) tanrılara inanıyordu. Tek tanrıcılığa geçiş döneminde İsrailoğullarında bu anlayış devam etti. Musa kavmine İsrailoğullarına sahip çıkan, yalnızca onları koruma ve kollama sözü veren tanrıyı, Yehova’yı tanıttı. Hıristiyanlık ile birlikte kavme özgü tanrı anlayışı terk edilmeye başlandı.  Geniş coğrafyalara yayılan insan toplumlarını birleştiren ortak bir tanrı anlayışı filizlendi. Musevilerin,  Hıristiyanlığı reddederek  kendi kavimlerine özgü kadim dinlerine tutunmaları sonucu Hıristiyanlık yeni topluluklara açılma zorunluluğu yaşadı   ve evrensel bir tanrı anlayışı bu suretle doğmuş oldu. Keza İslam dininin evrensellik iddiası Arap kabilelerinin farklı ilahlara tapınmaları nedeniyle bir türlü sağlanamayan birlik ve düzeni tesis etmeye soyunan  dini (ve aslında ideolojik) bir çözümü temsil eder.

Musevi ve Hıristiyan dinlerinin devamı olarak kendisini ortaya koyan İslam, putperest Arapları da yeni dine inanmaya davet ederek tam manasıyla evrensel tek bir tanrıyı merkeze aldığını göstermiş,  söylemin başarısını ortaya koyacak şekilde yeni dine yüksek bir birlik ve bağlılık gösteren inançlı askerlerin askeri başarıları  sayesinde  de süratle yayılmış olmalıdır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Toplumsal gerçeklik algısının kuruluşunda ideolojik fantazinin yeri

Hayatta edindiğimiz tecrübeler toplumsal gerçekliğimize dair bir algı oluşmasına yol açar. Aile, üretim şekli,  insan ilişkileri, toplumsal hayat, kamu düzeni, sanat ve eğlence dünyası  vb. bütün bunlar bize bir tür toplumsal hayat bilgisi dersi verir. Bu bilgiyi muhakeme gücüyle değerlendirir ve  doğru olduğuna inandığımız  ve  başka türlü olması gerektiğini  düşündüklerimizi birbirinden ayırırız. Bu süreçte acaba algımızı oluşturan şey gerçekliğe dair dosdoğru bir bilgi midir, yoksa gerçekliğin doğasına dair inanç ve fantazilerimiz midir?

Kafamızdaki  toplumsal gerçeklik tahayyülünün  bilgisel bir sürecin ürünü olduğunu farzedersek  sosyoloji biliminin yaptığı türden, bilimsel bir yaklaşım yapmış oluruz. Burada yeni bir şey yok. Daha ileri gider ve toplumsal  gerçekliğimiz olarak tanıdığımız  zihinsel temsilin,  esasen gerçek duruma ait bilgiyi maskeleme vazifesi gören bir yanılsamalı bir sürecin ürünü  olduğunu  iddia edersek klasik  bir “ideoloji eleştirisi”   gerçekleştirmiş oluruz. Bu durumda bizi yanlış yönlendiren (aldatan, algımızı yöneten) rejimin ideolojik aygıtlarının propagandasının kurbanı olmuşuzdur. İdeolojik propagandanın etkisi ile algılarımız yönetilmesi  kötü bir şey belki, ama en kötüsü değil. Zira bu durumda ,  gerçek ile bilinçlerimiz arasına konulan,  algımızı yöneten ara-yüz (televizyon ekranı-basın yayın vb ) her ne ise   onu söküp atmamız ve uyanmak için bir yol düşünmemiz mümkün olabilir.

Sorunumuz ,  dışsal bir gücün algımızı yanlış yönlendirmesiyle  toplumsal gerçekliği  yanlış tanımamız olgusundan da  öte bir yerlerde..  Belirli bir seviyede   kapitalist propaganda makinesinin etkisi altında kaldığımız gerçek. Ama yine de bilgi düzeyinde; kapitalizmin iyi bir şey olmadığını, mevcut sınıfsal antagonizmanın kutuplarından birinde yer alan emekçilerin, sistemin  çilesini çeken,  bedel ödeyen kesim olduğunu hepimiz  gayet iyi biliyoruz. Örneğin,  kapitalizmi  eleştiren bir tartışmanın ortasına düştüğünüzde, çevrenizde  doğrudan sistemi  savunan kimseyi  göremeyebilirsiniz. Ancak aynı zamanda görüş bildirenlerin sinik bir tutum ile soruna yaklaştığını da fark edersiniz. Şöyle ki; hemen herkes kapitalist liberal ekonominin  sıklıkla kriz üreten yapısından şikayet edecektir  , bedel  ödemek zorunda bırakılan emekçi  kesimin hakkı  teslim edilecektir,  geleceğe  dair karamsar tahminler ortaya konulacaktır . Ancak söz burada kalmayacak , cümleye bir bağlaç konulup  devam edilecektir:  “Evet, tüm bunlar kabul, ama yine de,   kapitalist sistemde  yürüyen, sistemin  ayakta kalmasını sağlayan, tercih edilebilir bir şey var.”   Bu bağlaç, “evet,  şu  çingenelerin,  siyahların ve ya  eşcinsellerin  esasında , benim, senin  gibi sıradan insanlar olduklarını biliyorum, ama yine de…onlar da çözemediğim, bizlerden farklı olmalarına neden olan,  tuhaf bir şey var”  diyen ırkçının  kullandığı türden bir bağlaçtır. İşte bu bağlacı kurduran güç,  günlük toplumsal  hayatımızın  dayandığı gerçeklikleri  çok iyi bildiğimiz halde davranışlarımızı istemediğimiz bir şekilde yönlendiren  “bilinçdışı fantezi “ düzeyidir. Zizek’in “ideolojik fantezi” düzeyi dediği bu düzeyde bastırılan ve bilinçdışında biriken  çıkar, güç ve zenginlik düşlemlerinin  toplumsal gerçekliğe dair yanılsamalı bir vizyon oluşturması söz konusudur. Bu fanteziyi yaratan şey nedir peki? Bu sorunun cevabı basit: İçinde yaşadığımız toplumsal gerçekliğin bizatihi kendisi. Gerçekten de “körle yatan, şaşı kalkar” sözünü doğrulayacak bir gerçekliktir bu. Günlük yaşam pratiklerimiz içerisine derin bir şekilde sinmiş, sindirilmiş meta fetişizmi tarafından yönlendirildiğimize şaşmalı mıyız?

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Melanie Klein ve nesne ilişkileri ekolü

Melanie Klein (1882-1960)

Melanie Klein, 1882 yılında, Viyana’da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Genç yaşta evlenip çocuk Sahibi olunca tıp okuma isteği gerçekleşmedi. Budapeşte’de birinci dünya savaşı öncesinde psikanalize ilgi duydu. 1921 de Karl Abraham’ın çağrısı ile Berlin Psikanaliz enstitüsünde beş yıl geçirdi. 1925 yılından sonra Ernest Jones’in çağrısı ile Londra’ya yerleşti. 1934 ten itibaren kuramsal katkılarda bulunmuş,özellikle Anna Freud ile verimli tartışmalara girmiştir. Klein, İngiliz nesne ilişkileri ekolünün kurucusu ve en önemli temsilcilerinden birisidir.

Klein’in çalışmaları çocuk psikanalizlerine ve bebek gelişiminin gözlenmesine dayanır. Freud’yen ekolden gelmekle birlikte Klein’ın başlıca farkı , “nesne ilişkilerine”  Freud’dan daha farklı bir gözle bakmış olmasındadır. Freud’a göre “haz ilkesine” tabi dürtülerin boşalım aramaları ve dış dünya tarafından engellenmeleri karşısında izledikleri yollar esastı.Nesne ise bu esnada dürtülerin yöneldikleri anlamda önemliydi ancak özsel anlamda önemli değildi.. Klein ise kimi içsel nesnelerin doğumdan itibaren getirildiğini söyler. Dürtüler bu nesnelere yönelmeye hazırdırlar.

Klein’ın diğer bir özelliği Freud’un söz ettiği ancak kuramsal anlamda üzerinde fazla durmadığı “ölüm dürtüsüne” ,terapötik çalışmasında saldırganlık babında geniş yer açması, ”libido ve sevgi-şükran” sözcüklerini “ölüm dürtüsü ve haset” sözcüklerine karşı aralarındaki çatışmayı ortaya koyacak şekilde kullanmasıdır.

Bilinçdışı,  Freud’yen anlamda statik duygu ve anı deposu olmayıp yer alan içsel nesnelerin dinamik devinimleri ile süreğen bir fantezi üretimine neden olur. Bilinçdışı fantazmların analizi Klein terapisinde önemli yer tutar. Bebeğin gelişimi ile birlikte yeni nesneler iç dünyaya introjekte edilir (içe atılır). İçe atılmaların sebebi, Klein’a göre , doğuştan kendisini ölüm dürtüsünün etkisi altında “saldırgan, kötü ve zulmedici nesneler” ile dolu hisseden bebeğin dışındaki “iyi nesneleri” içe alarak bu kötülüğü yatıştırmak istemesidir. Freud, içe atma mekanizmasını, “yas ve melankoli” çalışmasında kaybedilen nesnenin (ölüm-terk vb) bir temsilini içeride oluşturarak yaşatabilme arzusuna bağlıyordu.Demek ki Klein’ın içe atma mekanizması Freud’un kastettiği anlamda bir savunma mekanizmasıdır ancak nesne kaybına ikincil olarak yapılmamaktadır,çocuğun içindeki saldırganlığı yatıştırmak gibi bir görevi vardır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Nietzche nihilist miydi?

Nietzsche

Nietzsche nihilist miydi, eserleriyle özünde verdiği mesaj nedir?

Nietzsche, bildiğimiz anlamda nihilist bir düşünür değildir, nihilizmin kurucusu payesine hiç layık  değildir.  Nietzsche, bu güne değin yapılan insan yaşamına dair yanlış tespit ve çözümlerin sonucu ortaya çıkan  ruhi bir hastalık olduğunu kabul eder, sorunun nerelerden kaynaklandığını gösterir, ama  derdi her zaman nihilizmi aşmak olmuştur bu yüzden yine kendi deyimiyle ancak “etkin bir nihilist” olabilir. Nasıl hastalıklarla mücadele etmeye kendisini vakfetmiş bir doktor, sırf hastalarla içli dışlı olma durumunda kaldığı için  hasta sayılamayacaksa, Nietzsche de benzer şekilde nihilizmle mücadele ediyor diye nihilist sayılmaz.  ”Etkin nihilist”, değerlerin geçersizliğini verili bir gerçeklik olarak kabul eder ancak hayatı bu yüzden olumsuzlamaya yanaşmaz, kendisi yeni değerler yaratarak onu aşar ve hayatı olumlama noktasına gelir.  Kitaplarında bahis konusu ettiği şeyler, ya nihilizmin kaynaklandığı, hayat bulduğuna inandığı,  Sokrates’ten başlayan, her zaman aklı öne koyan, “batı metafiziğine” (felsefesine) dair tespitlerdir ya köle ahlakının bir yansıması olarak gördüğü başta Hıristiyanlık olmak üzere büyük dinlere ait değerlendirmelerdir.

Nietzsche’ye göre Sokrates aklı her şeyin önüne koymakla hata etmiştir, zira aklı yüceltmekle ruh-beden ikiliğine yol açmış ve asıl yaşayan varlığı bedenin zamanla ikinci sınıf bir yaşam formuna indirgenmesine ön ayak olmuştur. Akıl ise her zaman yaşamı küçümsemiş, ona katılmak yerine karşıdan  olumsuz bir tavırla eleştirmiş, geçiciliğine yaptığı vurguyla değersizleştirmiştir. Akıl, neredeyse hiçbir işe yaramayacağı için yaşamamanın yollarını araştırmıştır. Sokrates, eski Yunanlıların  bağ bozumu tanrısı Dyonisos adına yaptıkları şenliklerde yaşamı olumlayacak şekilde coşku duymaları, şarap içip esrimelerinin yerine, Apollon’cu aklı geçirmiş, aklı kullanarak dikkatlice yaşamalarını, yaşama, yaşamın getirdiği acılara karşı önlem almalarını desteklemiştir. Akıl her zaman hayatın aleyhine çalışmış, Hıristiyanlıkta güçsüz, fakir ve köle ruhlu güruhların hizmetine koşulmuş ve dünyevi yaşamın küçümsenmesinde kullanılmıştır. Nietzsche’ye göre zayıf ve köle ruhlu olanlar , soylu ve güçlü olanları kıskanır, haset duyar, işte bu haset duygusudur ki Hıristiyan ahlakını şekillendirir.Ahlak, bu dünyanın değersiz olduğunu söyler, bedeni ruh karşısında küçümser, güçsüzleri, güçlüler ile köleyi, soylu ile eşitler. Bu şekilde hayatı olumsuzlar, insanın özgürce hareket etmesini önleyerek onu bağlar.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Darwin’e kadar evrim kuramı: Tarihçe

Evrim nedir?

Evrim kuramı, doğadaki tüm türlerin, dünyada var olan en erken yaşam formlarından zaman içinde geliştiğine ilişkin bir teoridir. Bu teoriye göre popülasyonun genetik materyalindeki doğal çeşitlilik bazı bireylerin diğerlerinden daha fazla çoğalmasına  imkan verir. Böylece jenerasyonlar geliştikçe popülasyonun tüm üyeleri tercih edilen eğilime sahip olma noktasına gelir.


    Evrim süreci üç düzeyde inceleme konusu olmaktadır

  • Anorganik Evrim: Cansız maddenin değişimi incelenir.Evrenin oluşumu, canlı organizmaların temel maddelerini oluşturan cansız maddelerin hangi süreçte oluştukları incelenir.
  • Organik Evrim: Canlıların oluşum ve değişimleri incelenir
  • Sosyal Evrim: Toplumların değişimini inceler.

Burada söz konusu edilecek olan biyoloji bilimi temelinde organik evrim sürecidir.

Tarihçe:

Onyedinci yüzyıla kadar dinsel bir doğmaya uygun olarak türlerin bu gün oldukları halleri ile yaratıldıklarına ve değişmeden kalıtıldığına inanılıyordu. Bu görüş eski ahit’te evrenin-dünyanın ve ilk insanın yaratılışını anlatan ’Genesis’ bölümünün adı ile (yaratılış) benimsenmişti.

Psikopos Ussher eski ve yeni ahiti önüne koyarak dünyanın ilk defa ne zaman yaratıldığını hesaplamaya kalktı:

Sonuç ilginçti: Dünya M.Ö. 4040 yılında, Ekim ayının 4′ünde sabah saat 9.00′da yaratılmıştı.

Fosiller

Fosil kelimesi Alman doktor ve maden mühendisi Georgius Agricola’nın 1546 da yayınladığı de”Natura Fossilium” adlı eserinde topraktan çıkarılan nesne anlamında ilk defa kullanılmıştır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Karen Horney ve nevrozlar (1885-1952)

Karen Horney

Hamburg doğumlu Alman kökenli Amerikalı psikanalisttir. Freiburg ve Berlin Üniversitelerinde eğitim gördü. 1920 ile 1932 yılları arasında Berlin Psikanaliz Enstitüsünde eğitmenlik yaptı. Eşinin geçirdiği ağır menenjit sonucu gelişen kişilik bozukluğu ve çok sevdiği kardeşinin geçirdiği zatüriye hastalığı nedeniyle genç yaşta vefatı sonrasında üç çocuğunu yanına alarak 1932 den sonra Amerika’ya göç etti. Pek çok Alman yahudisinin göç etmesiyle entelektüel bir kimlik kazanan Brooklyn’de Erich Fromm ve Harry Stack Sullivan gibi önemli psikoterapistlerle tanıştı. İki yıl Chicago Psikanaliz enstitüsünde sonrasında 1934 ten 1941 yılına kadar New York Psikanaliz enstitüsünde eğitmen statüsünde çalıştı. Kuruluşuna katkıda bulunduğu Amerikan Psikanaliz enstitüsünde dekanlık görevinde bulunduktan sonra New York Medical Kolej’de profesör oldu.
Horney klasik psikanaliz eğitimi ve uygulaması yapmış daha sonra Neo-Freud’yen bir ekolün “ego psikolojisinin” temsilcisi olmuştur. Freud’dan farklı olarak kişiliğin ve nevrozun oluşumunda biyolojinin ve dürtüsel güçlerin etkilerinden çok kültürel etmenler üzerinde durur. Ona göre nevrozların çekirdeğinde yatan “emosyonel çatışmalar” , olumsuz çocukluk yaşantılarının ve kişiler arası ilişkilerde erişkin dönemde görülen kimi bozuklukların bir ürünüdür.

Önemli yapıtları arasında Çağımızın Nevrotik Kişiliği (The Neurotic Personality of Our Time -1936), Psikanalizde yeni yollar (New Ways in Psychoanalysis -1939), Self analiz (Self-Analysis 1942), İçsel Çatışmalarımız (Our Inner Conflicts-1945), Nevroz ve İnsan Gelişimi  (Neurosis and Human Growth -1950) bulunur.

Karen Horney’in Nevrozlara bakışı

Karen Horney,Freud’çu nevroz anlayışına tümüyle farklı bir bakış açısı getirdi. Nevroz,  bireylerde “kişiler arası ilişkileri kontrol etme ve başa çıkma” çabalarının sonucunda çıkıyordu. Bu çaba sadece nevrotik bireylere özgü değildi. Aksine normal bireylerde de görülmekte,insan türüne özgü bir nitelik taşımaktaydı.

Nevrozun çekirdeği çocuklukta atılıyordu. Çocuk ebeveynin ilgisini yeterince çekemez , “kayıtsız/tutarsız” (indifferance) denen davranış biçimiyle karşılaşırsa yoğun bir endişe (anksiyete) duyuyordu. “Kayıtsız/tutarsız” tabir edilen ana baba tutumu aslında iyi niyetli ve bilinçsizce sürdürülüyor olabilirdi. Çocuklardan birisini diğerine tercih etmek, yapmadığı şeyler için çocukları suçlamak, bir an şımartmak bir an keskin sınırlar koymak , verilen sözleri tutmayarak hayal kırıklığı yaratmak, diğer çocuklarla arkadaşlık ilişkileri kurmasını baltalamak, çocuğun düşüncelerini küçümsemek, onlar ile alay etmek, niyet ne olursa olsun çocuğu früstre edici (engelleyici) etki yaratıyordu.
Bunlarda ilginizi çekebilir:

Varoluşun sırrı korkusuz olmaktır

Yitme, yitirilme, yok olma, karanlığın içine savrulup gitme  korkusu mu yaşıyoruz? Neden, yitirilecek neyimiz var ki zaten?

Karanlık evrenin içine doğduğumuz an düşmedik mi, ilk kez savrulacakmış gibi hüzünlenelim?

Devasa bir evrenin küçük bir köşesine sıkışmış, iğne ucu ebadında bir gezegenin üzerinde yaşıyoruz. İnsan ırkı bir gün, bir felaket sonucu yok olsa, bir zamanlar, kısa bir süreliğine de olsa yaşamış olduğumuzu evrende kimse bilmeyecek.

Biyolojik varlığımız zaten bize ait değil, yaptığımız şey ona bir süreliğine göz kulak olmaktan ibaret.

Şu an yaşadığımız zamana, coğrafyaya, toplumun içine doğmayı seçmedik. Kişilik özelliklerimiz, yeteneklerimiz büyük ölçüde önceden belirlenmişti.. Hayatı düzenleyen koşullar dışımızda gelişti. Kültürün öğrettiği gibi yaşıyoruz; doğuyoruz, okul okuyoruz, işe giriyoruz, evleniyoruz ve yeni tohumlar saçıyoruz dünyaya. Kültürü reddedenler, ona karşı bir hayat sürmeye çalışanların bile, reaksiyonlarını kültürün normları belirliyor. Ona karşı konumlanmaya çalışırken merkezlerine yine kültürü alıyorlar. Yaptığımız şey, bir yandan kendini özgür zannetmek bir yandan da kendimizi özgür sanıyorken belirli kültürel streotipleri yaşamaya devam etmek. Hayat bizim ilk defa keşfettiğimiz bir şey olsaydı keşke, ama öyle değil.. Hayat kendisini tıpkı bir organizma gibi çoğaltan, tekrar tekrar var eden bir süreç. Bu sürecin ancak  bir kopyası olarak bizler, yaşamın büyük resminin yanında ne bir kayıp ne de kazancız.

Dawkins, biyolojik bedenlerimizin sonsuz yaşamı hedefleyen genlerimizi içinde barındıran “yaşam- kalım makineleri” olduğunu söylüyor. Asıl amaç genleri bir süreliğine bedenlerde muhafaza etmek, başka bedenlere iletmek, yaymak ve  biyolojik olarak yaşlanıp yıprandığında sessizce evrenin karanlık yüzüne doğru kayıp gitmek.. Pek de haksız görünmüyor doğrusu Dawkins. Her daim hayatta  kalan, belirli özellikleri koruyan genler, hayatın büyük dolaşımına sürekli giren ve çıkan bedenler sayesinde bu lükse sahipler.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İslam coğrafyasında korku ve şiddet nasıl tohumlanıyor?

Psikanalitik kurama göre; psikoseksüel gelişme çağındaki bireylerin ruhsal dünyalarında akış halinde olan “erotik ve saldırgan dürtüler” ebeveynlerin ve toplumun caydırıcı tavrıyla süzgeçten geçirilmeye ve  biçim değiştirmeye teşvik edilir. Çıplak, çiğ haldeki dürtülerin kendilerini örtük ve sofistike biçimlerde ortaya koymalarına imkan tanıyan kültürel (spor, müzik, resim, sanat, bilim, felsefe ve zararsız bir doz “din” gibi)“yüceltme kanalları” açılır.

İslam kültüründe ise psikoseksüel gelişme çağındaki bireylerin ruhsal dünyalarında  filizlenen  saldırgan, ötekileştirici dürtülerin bilinç dışına bastırılmasına veya yüceltilmesine imkan tanıyan kültürel iklim koşulları  yazık ki yeterince olgunlaşmış değil. Ümmet ile kafirlerin dünyası arasındaki derin ayrım, “ötekini” kendisiyle eşit görmeme hali bu coğrafyada marazi boyutlara ulaşmış durumda.

İnsanların arasında eşitlik ve kardeşliği tesis etmeye uğraştığımız bir çağdayız. Bu çağın siyasal ve sosyolojik meselelerini tartıştığımızda en çok kullandığımız sözcüklerden biri “ötekileştirmek.” Ötekileştirme denilen olgunun insanlar arasında gerçekleşen   empati yitiminde rol oynayan  başlıca dinamik olduğunu biliyoruz. Ötekileştirmek, diğerini salt başka bir dine, siyasi görüşe, sosyolojik sınıfa ait olarak görmek değil onunda ötesinde “insani anlamda kendi eşiti olarak görmemek” demek. Bu kabullenememe hali, kendi sahip olduğu haklara ötekinin sahip olmasını kabullenmemekten başlayan ve “yeryüzünde yaşam hakkını tanımamaya” kadar giden algısal bir spektrum üzerinde konumlanabilir.

İslami bağlamda önemli bir kavrama işaret eden  ”kafir” sözcüğü  kültüre sirayet etmiş derin “ötekileştirme” olgusuna işaret eder.  Freud, medeniyet üzerine düşüncelerini dile getirdiği “Uygarlık ve hoşnutsuzlukları” adlı eserinde, açıkça eyleme vurulması uygun olmayan dürtülerin  bilinç dışına bastırılmasının uygarlık için öneminden bahsetmişti. Dürtülerin ve düşüncelerin filtrelenmesi sürecinde aktif rol alan ruhsal kompartıman olan üstbenlik aynı zamanda dürtülerin doyuma kavuşamamasından dolayı hissedilen engellenme duygusu ve ortaya çıkan nevrotik tabiatlı ruhi arazlardan da sorumluydu. Freud bu arazların “uygarlık adına ödenmesi gereken bedel” olduğuna dikkat çekiyordu.

Bastırma ve yüceltme denilen ego mekanizmalarının çalışabilmesi için belirli bir medeniyet seviyesine, kültürel iklime ihtiyaç duyulduğu açıktır. Başkasına saygıyı,  kendi eşiti olarak görmesini telkin eden,  onu erotik ve tahripkar içgüdülerin nesnesi olmaktan men eden bir kültürel iklimdir söz konusu olan. Bu kültürel iklim sayesinde sağlıklı bir üst benlik gelişebilir ve ego işlevleri uygun biçimde yürüyebilir. Ötekileştirmenin mübah olduğu  kültürel iklimlerde ise bu işlevleri yerine getirecek sağlıklı  üstbenlik gelişemez,  bastırma ve yüceltme ile ilgili ego işlevleri de aksar.  Freud’un bahsettiği ruhsal çatışma ve “medeniyet için katlanılması gereken nevrotik bedelin” artık görülmeyeceği ama dürtülerin herhangi bir engel ile karşılaşmadan eyleme koyma ile orta yere serileceği medeniyet öncesi bir iklimdir artık söz konusu olan.

İşte belki de bu yüzden Ortadoğu coğrafyasında nevrotik değil, psikopatik düzeyde örgütlenmiş kişilikler ile sıklıkla karşılaşıyoruz.   Bu kişiliklerin ego seviyesinde kullandıkları savunma mekanizmaları  yüceltme ne bastırma ile ilgili değil. Ancak masif miktarda    rasyonalizasyona  (Allah’ın istediği olur, kader böyleymiş) ve inkar-projeksiyon mekanizmalarına (hak ile batılın mücadelesini yaşıyoruz, çektiklerimizin sorumlusu haçlı dünyasıdır vb.) başvurulduğu görülüyor.

Freud’a göre medeniyet olgusunun ruhsal dinamiklere ait lugattaki terimsel karşılığı “yüceltme ve bastırmadır.” Barbarlığın karşılığı ise “inkar, projeksiyon ve dürtüyü doğrudan eyleme dökmedir.” İslam’ın doktriner yapısı ne erotik, ne de yıkıcı dürtülere yönelik yüceltme kanallarının işlevselliğine imkan tanımıyor. Sanata açıkça kapalı. Resim, heykel, müzik , edebiyat yasak. Kadın, erkek ve kadın cinselliğinin toplumsal hayata kazandıracağı güçlü dinamizmi yok etmek, kültürü fakirleştirmek istercesine kapatılmış, köşeye sürülmüş.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Yıldızların doğumu, gelişim ve ölüm süreçleri

Bu yazıda yıldızların yaşam öykülerine ve bu öykünün dünyamızdaki yaşamı nasıl etkilediğine bakacağız. Yıldızın yaşam döngüsü üzerine yorumlar Baade’nin 1944 yılında yazdığı makaleye dayandırılarak geliştirildi. Yıldızlarda gelişen bu spesifik olaylar sadece spiral galaksiler için geçerlidir. Oval galaksilerde manyetik alan özelliği görülmediği için hidrojen atomlarının belirli bölgelerde yoğunlaşması gerçekleşmemektedir. Dolayısı ile yıldız oluşumları için gerekli madde sağlanamaz. Bu tip galaksilerde sadece hidrojenden oluşmuş, ilk , eski yıldızlar vardır. Spektroskopik olarak yapılan analizlerin hiç birisinde bu yıldızlarda ağır element görüldüğüne dair bir bulguya rastlanmamıştır. Yani tüm galakside hidrojen ve helyumdan başka kayda değer Dolayısı ile toprağı, suyu, havayı oluşturacak herhangi bir elementin oluşması ya da bir gezegene yığılması söz konusu değildir.

Bitkilerin üzerinde yaşadığı toprağı,hayvanların ve bitkilerin yapıldığı molekülleri, soluduğumuz havayı, içtiğimiz suyu vs.yi oluşturan atomların hepsi, bu dünyada yapılmamış, hidrojenin uzun yıllar önce ve uzun yıllar boyunca yıldızlar kuşağı dediğimiz bir seri fırınlar dizisi ile pişirilmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Bu fırınların (yani yıldızların) çekirdeklerinin patlaması ile etrafa saçılan küller, güneş sistemini oluştururken büyük ölçüde dünyanın oluşumuna katılmış ve  canlıların temel moleküllerini oluşturmuştur. Canlı yaşamın gelişebilmesi için önemli bir diğer husus da dünya gibi bir gezegenin yıldızının (güneş) kütlesinin bir kritik eşiğin altında bulunması zorunluluğudur.

Güneşin kütlesinin 1.44 den daha büyük yıldızlar birkaç milyon yıl içinde hızla yanıp kül olarak süpernova patlaması ile mahvolurlar.Bu ise çevrelerindeki bir gezegende canlı yaşamın gelişmesine imkan vermez. Yani hiçbir canlı yıldızının bir süpernovaya dönüştüğünü göremez.
——————-
Bir yıldızın doğumu

Yaklaşık 7 ya da 8 milyar yıl önce, bu günkü güneş sisteminin kapladığı alanın belki yüzlerce misli büyüklükteki bir hacimde, hidrojen atomundan oluşmuş bir gaz moleküllerin birbirini çekmesi ile öykü başladı. Çok uzun zaman alan bu yığılma ve büzülme zaman içinde hızlanmaya, gaz kütlesinin merkezinde bir çekirdek oluşturmaya ve dolayısı ile bu merkezi kısımda çekim kuvvetini büyük ölçüde artırmaya başladı. Moleküllerin hepsinin birbirine değmesi olanaksız olduğundan, moleküllerin bir kısmı bu çekirdek kısmını sıyırırcasına geçmiş ve bu açısal momentumun korunmasınısağlayabilmesi için büzülme ekseninin etrafında yavaş yavaş dönme hareketi başlamıştır.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Dil mi düşünceye önceldir, düşünce mi dile?

Ludwig Wittgenstein (1889-1951)

Dil mi düşünceye önceldir, düşünce mi dile? Witgenstein, “dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” demişti. Bu cümle ile zihninin tasarladığı her şeyin arkasında dilsel yapıların işbaşında olduğunu ifade etmek istiyordu. Dil iletişimde rol alan sıradan bir araç mıdır yoksa düşünceyi kuran, olmazsa olmaz ana unsur mudur? Dilsiz de düşünebilir miyiz? Eğer sesler ile, imgeler ile, resimler ile, canlı akan hayaller ile düşünebiliyorsak dilsiz de düşünebiliyoruz demektir. Derdimizi işaret diliyle ya da mors alfabesiyle anlatabiliyorsak dilsiz de iletişim kurabiliyoruz demektir. Bunlar düşüncenin dili öncelediğini gösterir. Bu konuda bir başka dayanak da tanrı, adalet, özgürlük gibi kavramların yapısal farklılıkları olsa da değişik dillerde her zaman karşılıkları olmasıdır. Eski Yunan zamanında yazılan felsefi eserler daha sonra Arapça’ya oradan Latince’ye tercüme edilmiş ancak her dilde aynı biçimde anlaşılabilmiş. Yani dilsel farklar düşünsel temeli etkilememiş. Bu  şekilde düşündüğümüzde düşünce dilden önce gelir diyebiliyoruz.

Ancak Witgenstein “bir dakika”  diyor bize oradan. Evet şu an kavramlar  onu ifade edilen dile iyice oturmuşken aktarılabiliyor ama kavramlar hatta daha onlar gelişmeden önce onlara öncelik eden basit nesneler ve olgular çocukluktan itibaren isimlendirilmeleri suretiyle  nasıl öğreniliyorlar. Öğrendiğimiz her basit şey ile dünyamızı kurduğumuz uzun bir süreçten geçerek bu güne geliyoruz, bunu dilsiz yapabilir miydik? Ya da dilsiz yapsaydık dünyamız bu günkü gibi olurmuydu, acaba nasıl bir dünya olurdu? Ağacın ne olduğunu üç yaşında öğrendiğimizde ve onu diğer nesnelerden iyice ayırt ettiğimizde ağaçlar ile ilgili bir düşünceye sahip olmuş olduk. Ama bu düşünceyi dilin sayesinde, onun üzerinden öğrendik. Şimdi ağacın canlı olduğunu, kesilince dalının yeniden çıktığını, bir ömrü olduğunu, yaşaması için düzenli sulamak gerektiğini, belirli zamanlarda meyve verdiğini ve tepesine çıkıp etrafı gözlemenin bazen faydalı bazen de yalnızca eğlenceli bir şey olduğunu biliyoruz. Ama tüm bu düşünceleri dilin üzerinden öğrendik. Eğlencenin, faydanın meyvenin, ağaca çıkmanın ne olduğunu tek tek öğrenmiştik hatırlarsanız. Bunları öğrenmeden önce bunlarla ilgili kafamızda hiçbir düşünce de yoktu. Dolayısı ile Witgenstein’a hak vermemek mümkün değil. Biraz aksi, biraz gizemli, ketum ve tuhaf davranışları olan bir insan o. Pek yeni bir şey söylemiyor gibi de geliyor ilk bakışta. Ama dehası yukarıdaki tartışmada tuttuğu safa ve söylediği söze baktığınızda anlaşılıyor. Ne demişti bir keresinde bay Wittgenstein: “Eğer aslan konuşabilseydi bile, biz onu anlayamazdık.” Aslanın dilini çözmek için bir çevirmen bulmamız gerektiği kastedilmiyor şüphesiz. Aslanın dünyasının, onun dilini belirleyeceğinden ve bu dünyayla (yaşam pratiğiyle) ortaklığa sahip olmayan insanın bu dili yabancılayacağından bahsediliyor. Çok haklı.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Borderline patolojide kontrol edilme duygusu ve öfke

Borderline kişilik bozukluğu

Borderline kişilikte göze çarpan önemli bir bileşen “kontrol edilme duygusu” ve “kontrol edilmeye aşırı hassasiyettir”. Bireyleşme-ayrılma döneminde yaşanan çatışma ve kaygının sonucunda gelişir. Annenin çocuğun bireyleşme sürecine olan olumsuz müdahalesi çocuğun bireyleşme çabasından zaman zaman vazgeçerek anne ile birleşmeye tekrar yönelmesine yol açar. Ne var ki bu zaman içinde kötü çocuk imgesine yönelik saldırganca duygular üzerinden suçluluk duygularına ve kötü anne imgesine yansıtılan agresyonla öfke duygusuna sebebiyet verir. İlişkilerde istikrarsızlığın önemli bir sebebi borderline kişiliğin eleştirilmeye karşı kontrol edilme ve reddedilme duygularıyla yoğun bir şekilde tepki vermesidir.

Kontrol edilme duygusuna aşırı hassasiyet kontrol edici anne imgesinin hala canlı ve etkin olmasına bağlıdır. Anne imgesini temsil eden kişilere karşı borderline hem hem itaat etme (birleşme) hem de karşı çıkma ve reddetme (bireyleşme)  arzusu ile tepki verir. Olası sonuçlar ise terk edilme ve terk etmedir ki bu ilişkiler esnasında sık sık görülen bir osilasyon hareketidir. Anne temsilini terk etme eyleminin sonucunda canlanan kötü çocuk imgesi (suçluluk duyguları) borderline’ın bireyleşme arzusuna ket vurur. Pişmanlık ve yeniden birleşme arzularıyla geri dönüşüne yol açar. Haz egosu yeniden birleşmeyle harekete geçse de bu davranışın bedeli de bireyleşme arzusuna ket vurulması ve yetersizlik/değersizlik hislerinin aktive olmasıdır. Birey birleşme sürecine dönmesi ile değer kazanır ancak bu değerin yalnızca anne ile ilişkisi kapsamında geçerli olması, dış dünyada bireysel yetenekleri ile kendisini kabul ettiremekte sınırlı faaliyeti değersizlik duygularına yol açar. Dolayısı ile borderline’da normal, sıradan olmak hatta annenin kıstasları ile “iyi çocuk” imgesindense “kötü çocuk” imgesine yakın olmak içten içe arzulanan bir şeydir. Bu arzu  eyleme vurmalar ile zaman ortaya konur ve borderline’ın anlaşılmaz görünen cinsel eyleme vurma, aşırı alkol uyuşturucu alma, pervasızca araba kullanma, kumar oynama vb dürtüsel/kötücül davranışlarından sorumludur

Bu eylemlerin ruhsal ekonomi üzerine etkisi iki yönlüdür. Hem kötü çocuk imgesini harekete geçirerek anneden epeyce uzaklaşmanın verdiği haz söz konusudur, hem de kötü çocuk imgesi ile özdeşleşmenin verdiği suçluluk duyguları ile kendine dönen saldırganca duyguların boşalması. Ne var ki her ikisi de bu araya sıkışmışlığın verdiği rahatsızlığı etkili ve kalıcı bir şekilde ortadan kaldırmaya yetmez.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Evren dev bir bilgisayar mı?

*Evrenin dev bir bilgisayar olabileceği fikri ilk defa 1940 lı yıllarda ilk programlanabilir bilgisayarı icad eden Konrad Zuse tarafından ortaya atılmış

*Fiziğin temelleri ile dijital bilgisayarlar arasındaki uyum, evrenin bilgisayar mantığı ile çalıştığını ve fiziğin dijital olduğunu gösterir.

*Evrenin yapısının analog mu (sürekli) dijital mi (kesikli) olduğunu tespit etmek için kuantum fiziğinin dijital mi, analogmu olduğuna bakabiliriz.

*Temelinde bilgisayar gibi işleyen bir evrende yaşadığımıza kanıt olarak, sürekli görülen fiziksel olaylara kuantum mekaniksel düzeyde baktığımızda kesikli bir yapıya sahip olduklarını farketmemiz gösteriliyor. Kuantum mekaniğine göre hareket ve enerji sürekli değil kesikli. Parçacıklar kuantum durumları denilen belli bir durumda bulunuyor ve parçacığın bir kuantum durumundan diğerine geçebilmesi için de enerji paketçikler halinde taşınıyor.

İnsan ölçeğindeki olaylarda, örneğin bir topun hareketinde değişik enerji seviyeleri arasındaki uzaklık gözümüzün farkedemeyeceği kadar küçük olduğu, bir diğer deyişle enerji seviyeleri birbirine çok ama çok yakın olduğu için kesikliği farkedemiyoruz. Temelinde kesikli olan olayları sürekli algılamamız tabi ki duyularımızla da ilgili. Sinema perdesinde saniyede geçen 60 film karesinin ya da saniyede 120 kez yanıp sönen bir ampülün sürekli yanıyor olduğu izlenimi, beynimizin art arda gelen anlık görüntüleri sürekliymiş gibi algılamasından kaynaklanıyor.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Felsefe’de üzerinde düşünülmesi gereken on soru

1) Özne nedir?
Bu soru kartezyen özgür özne varsayımını tartışıyor. Maddi bir temele dayalı, deterministik tabiat (fizik ve kimya) güçleri tarafından yönetildiği aşikar bir organ olan beynin bir fonksiyonu olarak “özgür-özerk özne” mümkün müdür?

Özne kendiliğinden, doğal bir varlık mıdır, yoksa toplum tarafından, dil vasıtasıyla kurulan bir olanak mıdır?

———————————

2) Özgür özne denilen, toplumsal yapıların belirlemesinden ne denli özgür olabilir? Özgürlük tamamıyla bir yanılsama mıdır, yoksa özgürlüğün mümkün olduğu deterministik toplumsal etkilerden azade bir alan var mıdır? Varsa bu alanı tanımlamak mümkün müdür?

————————

3)İnsan kendisine yabancı mıdır, değilse kendini neden öyle hisseder? Eğer yabancıysa hangi dış ve iç güçlerin etkisi ile yabancılaşmıştır kendisine? Ve yabancılığını nasıl aşabilir. Yabancılığını aşabilirse ulaştığı gerçek kendiliği nedir? (gerçek kendilik ya da insanın özü diye bir şey var mıdır?)

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Varoluşçuluk nedir?

Varoluşçuluk 19. Yüzyılın ikinci yarısında temelleri atılan ve 20.yüzyıl içersinde önemli ölçüde taraftar bulan bir felsefe akımıdır. Bireysel varoluş, özgürlük ve seçim yapabilme kudreti gibi temel varoluşçu esaslar çerçevesinde eser vermiş pek çok yazarın ortak çabalarının bir ürünü gibi görülebilir.

Bununla birlikte bu kategoriye dahil edilen pek çok düşünürün, Heidegger örneğinde görüldüğü üzere “varoluşçu” oldukları şeklindeki düşüncelere açıkça karşı çıktıkları da görülmüştür. Varoluşçu yazarlar düşüncelerini açıklarken sistematik bir yöntem takip etmezler. Felsefelerini aforizmalar, meseller, manzum eserler, roman veya tiyatro oyunları gibi sanat eserleri aracılığıyla ortaya koymuşlardır.

Varoluşçuluğun sistematik olamayan yapısı terimin açık bir tanımını yapmaya müsaade etmiyor. Ancak değişik yazarlarca ele alınan temaların birbirine benzer olanları seçildiğinde varoluşçuluğun ana hatları anlaşılabilir.
Bu temalara bakalım:

1.Bireysel ahlak anlayışı:

Varoluşçuluk(existentialism) terimini ortaya koyan ilk filozof Danimarkalı Kierkegaard olmuştu. Kierkegaard yazılarında, doğru ve yanlışın ayırt edilebileceği rasyonel (akılcı) ve objektif(tarafsız-nesnel) hiçbir normun olmadığını vurguluyordu. Birey için en yüksek iyi hayatını adayabileceği , uğrunda ölebileceği kendi doğrusunu arayıp bulmaktan geçiyordu.

Kierkegaard dini bütün bir Protestan olmasına rağmen Danimarka kilisesi ile savunduğu bireyci ahlak anlayışı ve otorite karşıtı tavrı ile karşı karşıya geldi.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Lacancı Semptom ve Synthom

Semptom, tutarlılığı, öznenin belli bir bilgisizliğini gerektiren bir oluşum olarak da tanımlanabilir: Özne “semptomunun keyfini”, ancak onun mantığını gözden kaçırdığı sürece çıkarabilir – semptomun yorumunun başarı ölçütü tam da semptomu ortadan kaldırmasıdır.”
Zizek

************
Lacan (ve onun çağdaş takipçisi Zizek) , öznenin ortaya çıkış sürecini  speküle ederken “kurucu eksiklik” fikrini eksen almasıyla bilinir.  Zizek “semptomu” icat eden ilk kişinin Marx olduğunu, Freud’un Marx’dan esinlenerek bu kavramı psikanalize taşıdığını ifade eder. Lakin, Freud’un Marx okumadığı, Marx’ın kuramsal fikirleriyle alakalı olmadığı da bilinmektedir. Freud eserlerinde pek çok düşünür ve sanatçıdan alıntılar yapardı ancak Marx’a değindiği görülmemiştir. Birbirinden habersiz de olsa belki iki “mucitin” aynı kavramı tarihsel bir faz farkıyla ve değişik sahalarda icat ettiklerini düşünmek mümkün.Nedir semptom kavramını önemli kılan şey?
———

Bir rahatsızlık belirtisi eskiden beri sağlıklı, normal şekilde gerçekleşmesi gereken bir fizyolojik işlevde görülen aksaklık sonucu ortaya çıkan patolojik durum olarak görülürdü. Sağlıklı işleyen süreçler bir dış etkenin (enfeksiyon, travma, kanser vb. ) araya girmesiyle eskisi gibi normal işleyemiyor ve ortaya ağrılı, sancılı, şekil bozukluğu içeren bir görüntü çıkıyordu. Tıbbi anlamıyla semptom bir “patolojik fazla” idi ve doğrudan bu fazlaya yönelik tedavi (semptomatik tedavi)  ile giderilmesi gerekiyordu.

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Dinlere inanmamak için nedenler:2- Dinlerin doğa olaylarını anlama ve ilişki kurma konusunda işlevselliğini kaybedişi

Şaman

Din, tarih öncesi ilkel toplumların sahip olduğu sanılan animizm temelli inançlardan başlayarak günümüze değin gelişen ve çeşitlenen versiyonlarıyla insanın doğayla, yakın çevresiyle ilişki kurma biçimlerini yöneten bir  kılavuz işlevi gördü. “İnsan üzerinde yaşadığı dünyaya fırlatılmıştır” der Alman filozof Heidegger. Kendisini “dünyaya atılmış” durumda bulan insan gerek varlığının yapısını gerekse dışındaki dünyayı tanımak ve neden burada, bu şekilde varolduğunu anlamak istemiştir. Antik Yunanlılardan itibaren sayısız uygarlık  varoluşa yönelik zor sorulara kendi bakış açılarından yanıtlar verdiler. Yaratılış sürecine dair hikayeler hem insanın kendisini  bu dünyada nasıl bulduğunu izah ediyor , hem de yaratılışın gayesi ile ilgili açıklamalarla insanın varoluşsal  bunaltısına çare oluyordu.

Felsefe bir düşünme biçimi olarak bildiğimiz kadarıyla tarihte ilk defa M.Ö 5. yy da Grekler’de dinden bağımsız hareket etmeye başladı. Filozoflar canlılığın temelini, insanın varoluşunu araştırırken doğaüstü hikayelere, mitlere başvurmamaya karar verdiler. Gözlemleyerek elde ettikleri bilgiyi analitik-eleştirel düşünceye tabi tutarak düzenlediler ve tabiatın, varlıkların temeline dair sağduyuya uygun, akılcı fikirler ileri sürdüler. Bu bakımdan gerçeği arama sürecinde takip ettikleri yöntem günümüz bilim adamlarının izledikleri yönteme yakındı diyebiliriz: Gözlem yapmak, elde edilen bilgileri düzenlemek ve hipotez kurmak. Bilimlerin bu gün sistemli olarak yaptığı, onların ise  o zaman imkan bulamadıkları şey ise öne sürdükleri hipotezi ispatlayarak bilgilerinde kesinliğe ulaşamamalarıydı. Bu yüzden felsefe bilime dönüşemedi, spekülatif düzeyde kaldı. Din ise hemen her zaman, insanların merak duygularına yanıt verirken ziyadesiyle “fanteziye ve öykü anlatımına” başvurdu. İnandırıcı olma konusunda özenli değildiler, çevrelerine  ise hep eleştiri geçirmez kalın duvarlar örmeye alışmışlardı.  Her şeye rağmen, çevrelerindeki insanların varoluş gizemini anlama ve hayatlarına anlam yükleme ihtiyaçları o denli büyüktü ki, kendilerini her zaman sorgusuz sualsiz çevreleyen bir kitle buldular.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Sokratik Felsefe ve Psikoterapi

“Benlik teknolojileri” üzerine yazan önemli bir düşünür Foucault’tur. Foucault, tarihi eski Yunan’a uzanan bu teknolojileri günümüzdeki akıl sağlığı uygulamaları ile kıyaslar. Benlik teknolojileri ile kasıt insanın kendisi, hayatı üzerine düşünerek daha iyi, acıdan elemden, kederden uzak, hayatın gerçeğini idrak ederek ve onunla uzlaşarak , doğru tabirle “kendi ile barışık” bir hayat sürmesi yönünde geliştirilmeye çalışılan tekniklerdir. Etkilenmesi, hedeflenen benliktir ancak üzerinde çalışılan benliği etkilemesi maksadıyla beden de olabilir. Atinadaki sportif oyunlar yahut uzak doğu felsefesinde ortaya çıkan “Kama sutra” gibi teknikler bu kapsamdadır.
Eski Yunan felsefesinde Sokrates önemli bir dönüm noktası oldu. Sokrates ile birlikte dünyayı, kainatı inceleyen felsefe insanın üzerine eğildi ve daha iyi bir yaşam nasıl mümkün olabilir sorusu üzerine yoğunlaştı. Böylece “erdem” fikri doğdu.

Sokrates “bildiğim bir şey varsa o da bir şey bilmediğimdir” diyerek ne demek istedi? Burada sahip olduğu bir erdemden bahsediyordu. O erdem neydi?Sokrates’in “önyargıya, büyüklenmeye, böbürlenmeye” karşı duruş sergilediğini görüyorum. Sahiplendiği erdem ”tevazu ve esneklikti”. Zizek’in de sıklıkla ifade ettiği gibi bir olgunun baktığın perspektife göre değişen gerçeklikleri var (yamuk bakmak.)

Değişik düşünce biçimlerine açık olmak, diyaloglar ile farklı bakış açılarını ortaya çıkarmak. Bu da Sokrates’in “merak” erdemini sahiplendiğini gösteriyor.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Yaşama “sonsuzluğun ufkundan” bakmak

Sonsuzluğun ufkunda

Yaşam bir kıvılcımdır, çaktığı andan itibaren tutuşmak, yanmak, sonsuza kadar yanmak ister. Tek bir şeyin farkındadır, o da yalnızca kıvılcımın çaktığı an tutuşup yanmaya başladığı, yandığı an itibarıyla da var olduğudur. Yaşamın her anı, varlığın o anı tekrar tekrar yaşamayı, yanmayı ilelebet sürdürme arzusundan ibarettir. Tüm  derdi tasası bir kez farkına varmış olduğu “var olma bilincini” yitirmemektir..

Kıvılcım olma ayrıksı olma halidir. Kainatı dolduran maddenin, maddenin türlü biçimlerinin somut bir şekilde kendilerini ortaya koyuşlarının  kenarında, ayrıksı bir konumda, bir an sonra var olamama tehlikesini hissederek kaygıyla varolma halidir. Varoluşunun temelindeki bu zayıflıktan ötürü olsa gerek unutma erdemi bahşedilmiştir insana. Cansız doğaya özenircesine, ezel ebed varmış, varolacakmış gibi geçmişini ve geleceğini sessizce unutur.  Daha doğrusu unutmuş görünür. Zira her unutkanlık anının  ardından Lacan’cı gerçek “travmatik bir şekilde geri döner”, varoluşla aynı anda başlayan o derin  korkuyu hatırlatacak bir işaret ile karşılaşılır. “Kifayetsiz bir muhteristir” desek yeridir  kıvılcım için. Gücünün asla yetmediği bir şeyi istemesi böylesine imkansız bir arzuya saplanıp kalması hor görülebilirse de,  bu denli naif bir tavır, çocuksu bir saflık bir yandan da affedilmeyi gerektirir.

Kıvılcım sönmeye mahkum olduğunu unutmalıdır ama nasıl? “Ya hiç çakmasaydım?” diyebilir varoluşunu anlamsızlaştırmak için  yahut etkisizliğine atfen “elinden gelen tek şeyin sonsuz  karanlıkta bir anlığına parlamaktan ibaret olduğu” düşüncesi ile teselli bulur. Devasa boyutlardaki evren karşısında  bir karınca boyutunda kalan varlığının önemsizliği, uçuculuğu  yaşadığı gerçekliğin travmatik etkisini katlanılır hale getirir ki böylesi aklı selim bir yaklaşım kıymetlidir zannımca.

Spinoza, “sonsuzluğun ufkundan” bakıldığında her türlü ayrışmanın,  acının nihai bir öneme sahip olmadığını, her tür karmaşanın bir adım ötesinde kainatı kaplayan, huzur ve dinginlik ile varlığı kucaklayan ayrışmamış “tek bir tözün” varlığını idrak etmenin  hayatın acısını affettirdiğini söylemişti. Varlıklarda görülen tüm çeşitlilik Aristo’nun da ifade ettiği gibi yalnızca biçimsel bir çeşitlilikten ibarettir. Einstein’ın madde ve enerji arasındaki geçişgenliği ortaya koyan  denkleminden sonra her şeyin “Bir”den ibaret olduğunu, onun vücut bulmuş biçimsel hallerinden ibaret olduğunu anlamadık mı?

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

Dinlere inanmamak için nedenler:1- Boyut problemi

Tanrının varlığı konusu tartışmaya açık bir konudur. İnsan düşüncesi varolan dünyayı yaratan bir gücün olması gerektiği fikrine meyilli. Öte yandan tanrısal gücün fiziki dünyada kendisini gösteren özel bir etkisini tecrübe edemiyoruz, her şey doğa yasaları çerçevesinde öngörülebilir bir seyir izliyor. Evrenin ufak bir köşesinde sade ve nihai olarak anlamsız bir yaşam sürmekteyken tanrının varlığına nasıl inanmaya devam edebilir insan?

Düşünmeye başlarken önce şu evrensel boyutları göz önüne alalım..

İnsan, elde edebildiğimiz son bilimsel kanıtlara göre türümüz itibarıyla (Homo Sapiens) 130.000 yıl ve ilk insansılara kadar köken takip edildiğinde kabaca beş milyon yıla giden bir geçmişe sahip. Dünyanın tarihi ise 4.5 milyar yıla uzanıyor. Tarım devrimi gerçekleşeli yalnızca 10.000 sene olduğu tahmin ediliyor. Yazılı metinlerin geçmişi  MÖ. 3500 yıllarında Sümerlerin kil tabakalarının üzerine kazıdıkları çivi yazılarına uzanıyor. Semavi dinler üç bin beş yüz senelik bir tarihe  sahip.

Öte yandan evrene bakalım. Dünyanın çapı 12.750 km,Güneşin çapı 1 milyon 380 bin km, dünyaya uzaklığı 150 milyon km ; güneş sisteminin çapı 15 trilyon km veya 1.5 ışık yılı (1 ışık yılı:10 trilyon km), amanyolu’nun merkezine uzaklığı 30 ışık yılı,Samanyolu galaksisinin çapı 100 bin ışık yılı,Samanyolu’na en yakın galaksi olan Andromeda’nın uzaklığı 2 milyon ışık yılı ve evrenin çapı (bizim görebildiğimiz en uzak gök cismi esas alınarak) 20 milyar ışık yılı….

İnsan bu boyutları göz önüne alarak düşündüğünde, evrenin boyutları ve tarihi içinde neredeyse varlığı bile fark edilmeyecek insanın tanrı tarafından yaratılarak, tüm diğer varlıklar içerisinde özel bir paye verilmiş olabileceğine ihtimal veremiyor.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İnsanın evrimi-3:Homo sapiens ve diğer insansılar

Homo Habilis

HOMO CİNSİ

2.5 milyon yıl önce Australofit’lere göre daha büyük bir beyine sahip olan Homo cinsinin en erken üyeleri farklılaşmaya başladılar. Bu cinse ait türler fosil yaşları itibarıyla erken,orta ve geç homo olmak üzere üç periyotta incelenebilir.

Homo habilis

Louis Leakey ve arkadaşları 1964’deTanzanya Olduvai geçidinde kranyal kapasitesi 590 ile 690 cm³ arasında değişen bir grup erken insan fosili buldu. Önce bunun yeni bir cins değil A.africanus’un coğrafi olarak kuzeyli bir versiyonu olduğunu sandılar.Ancak kranyal kapasitenin Australofit’lerin kapasitesinin (390-550 cm³) oldukça üstünde olması bilim adamlarını bu fosillerin yeni bir cinse işaret ettiğini düşündürdü.

Bu yeni cinse “alet yapan insan” anlamında “Homo habilis” denildi.

H.habilis doğu ve muhtemelen Güney Afrika da yaklaşık 2 milyon yıl önce yaşadı. Australofit’lere oldukça benzemesine karşın daha küçük ve daha dar molar, premolar dişlere ve küçük çene kemiğine sahipti. Olduvai’deki parçalı bir dişi iskeletinden, H.habilis’in 1 metre boyunda olduğu, kol bacak uzunluğu oranının Australofit Lucy’ninkinden daha büyük olması itibarıyla daha maymunumsu bir görünüme sahip olduğu anlaşılıyor.  Ancak bacakları daha modern görünümlü sahipti ve elleri alet üretebilmeye yatkındı. Bu fosillerle birlikte aynı sitede bulunan en erken taş aletler bu türün alet yaptığını ve kullandığını düşündürmektedir.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İnsanın evrimi-2:Ayağa kalkan insansılar

Laetoli ayak izleri

Laetoli ayak izleri ve Bipedalizm

1978 de İngiliz paleoantropolog Mary Leakey Tanzanya Laetoli’de sertleşmiş volkanik küllerin arasında muhafaza olmuş A.afarensis’e ait Australofit’lerin iki ayak üzerinde yürüyebildiğinin açık kanıtını sunan eşsiz ayak izlerini keşfetti.

Bipedalizm’in insan evriminde çok önemli bir role sahip olduğu düşünülmektedir.  İnsanın ayağa kalkmasının getirdiği evrimsel yararlar arasında ellerin serbestlenmesi ve besinlerin güvenli bir yere taşınıp, alet yapımının mümkün olması;  hayli uzun otların üstünden yırtıcı hayvanların daha kolay görülüp sakınılabilmesi; vücudun sıcak güneş ışınlarına daha az, serinletici rüzgara daha fazla maruz kalması; yere yakın dallara uzanılıp beslenme imkanı bulunabilmesi sayılabilir. Şempanzeler de sıklıkla uzanabilecekleri dallar olduğu zaman ayakları üzerinde doğrulabiliyor ancak Australofitler gibi uzun mesafeler boyunca yürüyemiyorlardı.

Continue reading

Bunlarda ilginizi çekebilir:

İnsanın Evrimi-1:Primatlardan insansılara

Lemur

İnsanların bir üyesi olduğu Primat takımı 3.zaman esnasında 55 milyon yıl önce ortaya çıkmaya başladı. 230 kadar türü barındıran bu türün temsilcileri arasında maymunlar gibi çok iyi bilinen türlerin yanı sıra lemur, tarsier, loris gibi çok az tanınan primatlarda bulunur.

Primat takımı evrimsel gelişim çizgilerine uygun olarak onları diğer takımlardan ayıran bazı ortak özelliklere sahiptir.

  • Ağaçlar üzerinde geçen bir yaşama adapte olabilecek şekilde koku duyusundan çok ziyade görme duyusunun gelişmiş olması,
  • daldan dala atlamaya uygun yana değil öne doğru bakan gözlere , stereoskopik bir görme alanına;
  • dallarda salınmaya uygun bedeni taşıyacak kuvvetli ve hareketli omuz eklemlerine, kollara,
  • pençe yerine küçük nesneleri kavrayıp manipüle edebilecek parmaklara,
  • vücuda oranla daha büyük bir beyne sahip olmaları ve
  • sosyal bakımdan kompleks sayılabilecek hayatlar sürdürmeleri başlıca ortak özellikleridir.
  • Continue reading
  • Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Erik Erikson-Yaşamın sekiz evresi

    Erik Erikson (1902-1994)

    Anne babası Danimarkalı olan , Erikson 1902 de Frankfurt’ta doğdu. Küçük yaşda babasını kaybeden Erikson üvey babası Yahudi pediatrist olan Theodor Hamburger’i gerçek babası zannederek büyümüştür.

    Yahudiler arasında sarışın mavi gözlü Danimarkalı fiziğiyle, Almanlar arasında ise fiziksel görünümüne uymayan Yahudi kimliğiyle yetişen Erikson’un “kimlik karmaşası” tezini ileri sürerek çığır açan bir psikoterapist olması çok manidardır.

    Erikson, orta öğretimini esnasında artistik alanlarda gösterdiği sınırlı başarı dışında kayda değer bir performans göstermeden tamamladı. 1927 yılında önemli bir şahsın çocuklarına eğitim vermek üzere yapılandırılmış gayrı resmi bir okulda, sonraları ünlü bir çocuk psikologu olarak anılacak olan Peter Blos’un ekibinde çalışmaya başlaması hayatında bir dönüm noktası oldu. Bu çalışmalar vesilesiyle Anna Freudile karşılaşan Erikson bir süre sonra onunla terapi görmeye başladı ve 1933 deViyana Psikanaliz Enstitüsünden mezun oldu.

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir:

    Kohut ve kendilik psikolojisi

    Heinz Kohut

    Heinz Kohut, asimile olmuş bir yahudi ailesinin çocuğu olarak 1913 de Viyana’da doğdu. Burada tıp fakültesini bitirdi. 1936 yılında babası lösemi hastalığına yakalanarak öldü. Bu tarihten sonra Kohut Freud’un yakın çevresinde yer alan bir analist olan August Aichhorn ile psikanalitik terapiye başladı.  Hitler rejiminin yahudiler üzerindeki baskısının artması üzerine 1940 yılında önce İngiltere’ye ardından ABD’de Chicago kentine göç etmek durumunda kaldı. Chicago psikanaliz enstitüsünde kendisine önemli bir yer edindi. İlk başlarda geleneksel psikanalize oldukça yakın bir çizgi izleyen Kohut, psikanalizin yetersiz kaldığı alanları gördükçe yeni bir psikolojik gelişim paradigması üzerinde çalışmaya başladı. Psikanalizin temelinde yer alan   “id-ego ve süperego” şeklinde üç parçaya dayalı benlik anlayışına ulaşabilmek için öncelikle benliğin kendisini yeterince değerli ve bütünlüklü hissettiği bir evreden geçmesi gereğine işaret etti. Narsistik gelişim süreci adını verdiği bir süreç sonunda ancak bütünlüklü bir kendiliğin oluşabildiğini ileri sürdü.  Bu süreç boyunca bebek, her şeye kadir olduğunu düşündüğü tüm güçlü narsistik bir evreden adım adım sınırlarını bildiği, kendisini yeterince değerli hissettiği bütünlüklü bir kendiliğe ulaşıyordu. Bu aşamada karşılaştığı engeller değersizlik duyguları ile dolu ve kendi içinde bölünmüş bir kendilik oluşumu ile sonuçlanıyordu. Bölünmüş kendiliğin bir bölümü kendisini değersiz ve zayıf hissederken bir başka bölümü kadir-i mutlak (narsistik)  bir hissiyat içerisinde bulunuyordu. Böylece psikanalizin nevrozları ,  cinsel dürtüler ile ebeveynin koyduğu yasaklar arasında kalan çocuğun yaşadığı  suçluluk duygularına ve cinselliğin baskılanmasına bağlayan klasik psikanalitik teoriden farklı olarak cinsellik ufkunun dışına doğru yönelerek  benlikte hissedilen değersizlik duygularının menşeini araştıran yeni bir psikoloji kuramı ile karşılaşıyorduk. Şimdi Kohut’un kuramına biraz daha yakından bakalım.

    Continue reading

    Bunlarda ilginizi çekebilir: